Ana içeriğe atla

Bekleme odasında dünya ekonomisi

Dünyanın üç büyük merkez bankası aynı hafta faizleri değiştirmedi. ABD ekonomisi büyümeye devam ederken Avrupa enerji maliyetlerini, Türkiye ise zayıflayan güveni ve artan işsizliği konuşuyor. Rakamlar farklı olsa da bütün ekonomilerin önündeki soru aynı: Bu denge ne kadar sürdürülebilir?

dünya ekonomisi

Ekonomide bazen en önemli gelişme alınan karar değil, alınmayan karardır.

Geride bıraktığımız hafta bunun iyi bir örneğiydi. Amerikan Merkez Bankası (Fed), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japonya Merkez Bankası (BoJ) politika faizlerini değiştirmedi.

Üç ayrı ekonomi, üç ayrı para politikası geçmişi ve aynı tercih: Beklemek.

Ancak merkez bankalarının beklemesi, ekonomilerdeki sorunların da yerinde durduğu anlamına gelmiyor.

ABD'de büyüme güçlü kalırken enflasyon endişesi sürüyor. Avrupa'da enerji fiyatları yeniden hesapları bozuyor. Japonya para politikasında ulaştığı yeni seviyenin etkilerini izliyor.

Türkiye'de ise faizdeki son indirimin ardından açıklanan işsizlik ve güven verileri, para politikasının dışındaki sorunları hatırlatıyor.

Haftanın büyük resmi, bu farklılıkların içinde saklı.

ABD büyüyor ama Fed rahat değil

ABD ekonomisi üçüncü çeyrekte yıllıklandırılmış yüzde 3,4 büyüdü. Bir önceki çeyrekteki yüzde 2,2'lik büyümenin ardından gelen bu hızlanma, Amerikan ekonomisinin yüksek faizlere rağmen dayanıklılığını koruduğunu gösterdi.

Üstelik büyümenin arkasında yalnızca tüketim yok. Yatırım harcamaları da önemli bir rol oynuyor. Özellikle teknoloji ve yapay zekâ bağlantılı yatırımlar ekonomiyi destekliyor.

Normal koşullarda güçlü büyüme, finansal piyasalar için iyi haber sayılır.

Fakat mesele artık o kadar basit değil.

Fed, politika faizini yüzde 3,75-4,00 aralığında sabit tuttu. Daha önemlisi, iki kurul üyesi faizlerin 25 baz puan artırılmasını istedi.

Bu ayrıntı önemli.

Çünkü Fed'in önündeki soru artık yalnızca ekonomiyi resesyondan nasıl koruyacağı değil. Güçlü büyümenin enflasyonu ne kadar kalıcı hale getirebileceği de tartışılıyor.

Büyüme güçlü olduğunda merkez bankasının faiz indirmek için acelesi azalır. Enflasyon yüksek kalırsa para politikasının uzun süre sıkı tutulması gerekebilir.

Bu durum teknoloji şirketlerinden konut piyasasına, tahvil getirilerinden gelişmekte olan ülkelere kadar geniş bir alanı etkiler.

İyi büyüme verisi her zaman ucuz para anlamına gelmez.

ABD ekonomisinin bu haftaki mesajı buydu.

Avrupa'nın hesabını enerji bozuyor

Avrupa Merkez Bankası da faizleri değiştirmedi. Mevduat faizi yüzde 2,50 seviyesinde kaldı.

Ancak Avrupa'nın sorunu ABD'den farklı.

Euro Bölgesi'nde eylül enflasyonu yüzde 3,8'e yükselmiş durumda. Enerji fiyatlarındaki artış, enflasyon görünümünü yeniden bozarken büyüme üzerindeki baskıyı artırıyor.

Bu, merkez bankaları açısından yönetilmesi en zor durumlardan biri.

Enflasyon yükseliyorsa faizleri yüksek tutmak gerekir. Fakat enerji maliyetleri nedeniyle şirketlerin üretim giderleri artarken talep de zayıflıyorsa yüksek faiz ekonomiyi daha fazla yavaşlatabilir.

Üstelik enerji fiyatlarını faiz artırarak düşüremezsiniz. Para politikası talebi sınırlayabilir ama petrol arzındaki sorunu çözemez.

Avrupa'nın karşı karşıya olduğu ikilem tam da burada.

Bir yanda fiyat istikrarını koruma zorunluluğu, diğer yanda büyümeyi destekleme ihtiyacı.

Bu gelişmeler Türkiye açısından da önemli.

Çünkü Avrupa yalnızca büyük bir ticaret ortağımız değil. Türk ihracatçısının siparişleri, üretim planları ve kapasite kullanım kararları açısından belirleyici pazarlardan biri.

Avrupa'daki talep zayıflarken enerji ve finansman maliyetleri yüksek kalırsa bunun etkisi Türkiye'deki üreticiye de ulaşabilir.

Küresel ekonomi birbirinden bağımsız odalardan oluşmuyor.

Bir ülkedeki maliyet artışı başka bir ülkede sipariş kaybına dönüşebiliyor.

Japonya neden önemli?

Japonya Merkez Bankası da politika faizini yüzde 1,25 düzeyinde korudu.

İlk bakışta yüzde 1,25 ile ABD'deki yüzde 4'e yakın faiz arasında büyük fark var.

Ancak faiz oranlarını anlamak için yalnızca seviyelerine bakmak yeterli değil. Ekonomilerin nereden geldiğine ve finansal sistemlerin bu oranlara nasıl alıştığına da bakmak gerekiyor.

Japonya uzun yıllar son derece düşük faizlerle yaşadı.

Dolayısıyla Japonya'da para politikasının daha yüksek faiz ortamına uyarlanması, yalnızca Japon şirketleri için değil, uluslararası finans piyasaları açısından da önemli.

Ucuz yenle borçlanarak başka para birimlerinde yatırım yapanlar için Japon faizleri ve döviz kuru arasındaki ilişki kritik olmaya devam ediyor.

Bu nedenle Tokyo'da alınan bir kararın etkisi bazen dünyanın diğer ucundaki hisse senedi ve tahvil piyasalarında hissedilebiliyor.

Türkiye'de iki rakam aynı şeyi söylüyor

Türkiye'de bu haftanın en dikkat çekici gelişmeleri işgücü ve ekonomik güven verilerinden geldi.

Eylül ayında işsiz sayısı bir önceki aya göre 198 bin kişi artarak 2 milyon 967 bine ulaştı. İşsizlik oranı yüzde 8,4 oldu.

Aynı dönemde istihdam edilenlerin sayısı 49 bin kişi azaldı.

Fakat daha geniş bir göstergeye baktığımızda durum farklı bir boyut kazanıyor.

Zamana bağlı eksik istihdamı, potansiyel işgücünü ve işsizleri kapsayan atıl işgücü oranı yüzde 31,2 seviyesinde.

Bu oran, işsizlik oranıyla aynı şeyi ölçmüyor. Ancak çalışma hayatındaki sorunların yalnızca işsiz sayısından ibaret olmadığını gösteriyor.

Bir insan istihdamda olabilir ama istediği kadar çalışamayabilir. Bir başkası iş bulma umudunu kaybettiği için aktif iş aramıyor olabilir.

İşgücü piyasasını değerlendirirken bu kesimleri de görmek gerekiyor.

Haftanın ikinci önemli göstergesi ise ekonomik güven endeksiydi.

Eylülde 101,3 olan endeks, ekimde 97,3'e geriledi.

Ekonomik güvenin yeniden 100 puanın altına düşmesi önemli. Çünkü bu eşik, genel ekonomik duruma ilişkin iyimserlikle kötümserliği birbirinden ayırıyor.

Üstelik tüketici güvenindeki düşüş daha belirgin.

Endeks aylık yüzde 7,7 gerileyerek 84,8'e indi.

Ekonomik güven yalnızca insanların bugün ne düşündüğünü anlatmaz. Geleceğe ilişkin harcama, tasarruf ve yatırım kararları açısından da ipucu verir.

Bir hane gelecek aylarda gelirinden endişe ediyorsa büyük harcamalarını erteler.

Bir işletme talebin zayıflayacağını düşünüyorsa yeni yatırıma daha temkinli yaklaşır.

Bu davranışlar zaman içinde ekonomik faaliyeti etkiler.

Güven tek başına büyüme yaratmaz. Ama güvenin zayıflaması, büyümenin önündeki engellerden birine dönüşebilir.

Borsa başka, ekonomi başka mı söylüyor?

Haftanın son işlem gününde BIST 100 endeksi 10.759,56 puandan kapandı.

Haftalık kayıp yüzde 3,22 oldu.

Aynı dönemde dolar/TL yüzde 0,48 yükselirken gram altın yüzde 1,18 geriledi.

Bu tabloyu yalnızca bir haftalık fiyat hareketi olarak görmek eksik olur.

Borsada fiyatlar şirketlerin gelecekte yaratacağı kârlara ilişkin beklentileri, likidite koşullarını ve yatırımcıların risk alma isteğini yansıtır.

Bu nedenle borsadaki bir düşüş doğrudan ekonominin aynı oranda küçüldüğü anlamına gelmez.

Ama uzun süreli değer kayıpları şirketlerin sermayeye erişimini, yatırımcı güvenini ve risk algısını etkileyebilir.

Önemli olan yalnızca endeksin kaç puanda olduğu değil; şirket kârlılığının, finansman maliyetinin ve yatırım iştahının nasıl değiştiğidir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 22 Ekim'deki toplantısında politika faizini yüzde 37'den yüzde 36'ya indirmişti.

Fakat politika faizindeki bir puanlık indirimin bütün ekonomiye aynı hızla yansıması beklenemez.

Mevduat faizleri, ticari kredi koşulları, işletmelerin finansmana erişimi ve tüketicilerin harcama kararları farklı kanallardan etkilenir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca politika faizini değil, parasal aktarımın reel ekonomide ne kadar karşılık bulduğunu da izlemek gerekecek.

Asıl mesele büyümenin kalitesi

Haftanın küresel ve yerel verilerini yan yana koyduğumuzda ortak bir konu beliriyor.

ABD güçlü büyüyor ama enflasyon riskini aşmış değil.

Avrupa fiyat artışları ile büyüme arasındaki hassas dengeyi korumaya çalışıyor.

Japonya yeni faiz düzeyine uyum sağlıyor.

Türkiye'de ise enflasyonu düşürme çabası sürerken istihdam ve güven göstergeleri daha fazla önem kazanıyor.

Burada ekonomiyi değerlendirirken yaptığımız temel bir ayrımı yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bir ülkenin üretimi artabilir. Şirketlerin cirosu büyüyebilir. Finansal varlıkların fiyatları yükselebilir.

Bütün bunlar ekonomik performansın farklı parçalarıdır.

Ancak büyümenin niteliğini anlamak için şu soruları da sormalıyız:

Üretim artışı istihdama ne kadar yansıyor?

Şirketlerin büyümesi verimlilik artışından mı, fiyat yükselişinden mi kaynaklanıyor?

Hanehalkının satın alma gücü nasıl değişiyor?

Yeni yatırımlar hangi sektörlerde yoğunlaşıyor?

Ve en önemlisi, bugünkü büyümeyi mümkün kılan koşullar yarın da devam edebilecek mi?

Bu soruların yanıtı olmadan tek bir büyüme oranından bütün ekonominin sağlığı hakkında sonuç çıkarmak mümkün değil.

Yeni haftada neye bakacağız?

Kasım ayının ilk haftasında Türkiye'de ekim enflasyonu ve imalat sanayi satın alma yöneticileri endeksi (PMI) öne çıkacak.

Enflasyon verileri para politikasının bundan sonraki seyrine ilişkin beklentileri etkileyebilir. PMI ise üretim faaliyetinin yönüne ilişkin daha erken bir işaret verecek.

ABD'de tarım dışı istihdam verisi, Fed'in büyüme ve enflasyon arasındaki dengeyi nasıl okuyacağı açısından önemli olacak.

İngiltere Merkez Bankası'nın faiz kararı da küresel para politikası tartışmalarına yeni bir başlık ekleyecek.

Ancak bu hafta için asıl çıkarım şu:

Merkez bankaları faizleri sabit tutabilir. Finans piyasaları bir süre yön arayabilir. Ekonomik göstergeler birbirinden farklı mesajlar verebilir.

Bütün bunların arasında değişmeyen bir gerçek var.

Ekonomide kalıcı denge, yalnızca faiz oranlarıyla değil; üretim, istihdam, verimlilik ve güvenin birlikte güçlenmesiyle kurulabilir.

Önümüzdeki dönemin temel sınavı da bu olacak.