Ana içeriğe atla

Maaş bitiyor, ay bitmiyor

Türkiye'de bireysel kredi ve kredi kartı borçları 7 trilyon liraya yaklaştı. Yalnızca ağustos ayında 281 bin kişi borcunu ödeyemediği için yasal takibe girdi. Rakamlar büyük, ama asıl mesele küçük bir soruda saklı: İnsanlar kazandıkları parayla neden ayın sonunu getiremiyor?

Maaş bitiyor, ay bitmiyor

Bir zamanlar maaş günü beklenirdi.

Ayın başında kira ödenir, faturalar kapatılır, mutfak alışverişi yapılırdı. Geriye bir miktar para kalırsa kenara konulurdu.

Şimdi birçok evde hesap başka türlü yapılıyor.

Maaş yatıyor. Önce kredi kartının borcu ödeniyor. Sonra ihtiyaç kredisinin taksiti, varsa ek hesabın faizi, kira ve faturalar geliyor.

Daha ayın ortasına gelmeden eldeki para bitiyor.

Ve kredi kartı yeniden devreye giriyor.

Böylece bir sonraki ayın geliri, henüz o ay başlamadan harcanmış oluyor.

Elbette herkes aynı durumda değil. Düzenli birikim yapanlar, kart borcunu her ay kapatanlar, borçlanmayı bilinçli kullananlar da var.

Ancak bankacılık verileri, borcunu çevirmekte zorlanan geniş bir kesim bulunduğunu gösteriyor.

Üstelik artık mesele yalnızca ne kadar borç alındığı değil, bu borcun nasıl geri ödendiği.

7 trilyon liraya yaklaşan borç

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun 23 Ekim 2026 tarihli verilerine göre, Türkiye'de tüketici kredilerinin toplamı 3 trilyon 525 milyar liraya ulaştı.

Bireysel kredi kartı alacakları ise 3 trilyon 414 milyar lira.

İkisini topladığımızda yaklaşık 6 trilyon 939 milyar liralık bir borç stoku ortaya çıkıyor.

Yani 7 trilyon liraya çok az kalmış.

Bu toplamın içinde konut ve taşıt kredileri de var. Dolayısıyla tamamını geçim sıkıntısı nedeniyle kullanılan borç olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Ama rakamın büyüklüğü yine de önemli.

Çünkü hanelerin gelecekte elde edecekleri gelirlerin bir bölümü, bugünden bankalara yapılacak ödemelere bağlanmış durumda.

Kredi kullanmanın kendisi kötü bir şey değil.

Bir aile ev almak için kredi kullanabilir. Bir öğrenci eğitim giderini karşılamak için borçlanabilir. Bir insan beklenmedik bir sağlık harcaması için finansmana ihtiyaç duyabilir.

Sorun, kredi kullanımının bir tercihten çok zorunluluğa dönüşmeye başlamasıdır.

Daha açık söyleyelim.

Kredi, gelecekteki bir ihtiyacı karşılamak için kullanıldığında başka; bugünkü temel ihtiyaçları karşılamak için zorunlu hale geldiğinde başka bir anlam taşır.

Birincisinde borç, geleceğe yapılan yatırımın aracı olabilir.

İkincisinde ise gelecek gelirlerin bugünden tüketilmesine neden olur.

Ve bu durum uzun süre devam ettiğinde aile bütçesi giderek daha kırılgan hale gelir.

Kredi kartı gelir değildir

Kredi kartlarının önemli bir kolaylık sağladığı tartışılmaz.

Yanımızda nakit taşımadan alışveriş yapabiliyoruz. Harcamalarımızı takip edebiliyor, bazı ödemeleri taksitlendirebiliyoruz.

Ancak kredi kartının çok basit bir özelliği var.

Kartla harcadığınız para sizin geliriniz değil.

Bankanın size belirli bir süre için kullandırdığı para.

Borcu hesap kesim tarihinde tamamen ödediğinizde, kart bir ödeme kolaylığı olarak işlev görebilir.

Fakat borcun tamamı ödenemediğinde kalan tutar üzerinden faiz maliyeti doğar.

Özellikle yalnızca asgari tutarı ödeyerek borcu sürekli sonraki aya taşıyanlar için bu maliyet zamanla önemli hale gelebilir.

Bir örnek düşünelim.

Bir ailenin aylık gelirinin 60 bin lira olduğunu varsayalım.

Kira, faturalar, ulaşım, mutfak ve diğer zorunlu harcamalar 65 bin lirayı buluyorsa her ay 5 bin liralık açık ortaya çıkar.

Bu açık kredi kartıyla kapatıldığında o ayın sorunu çözülmüş gibi görünür.

Ama gelecek ay aynı gelir ve gider dengesi devam ediyorsa yeni bir açık oluşur.

Üstelik önceki aydan devreden borcun maliyeti de eklenebilir.

Böylece borç, bir süre sonra kendi kendini büyüten bir yük haline gelir.

Buradaki temel sorun kredi kartının limiti değildir.

Sorun, gelir ile gider arasındaki farktır.

Kredi kartı bu farkı geçici olarak kapatabilir. Ama ortadan kaldıramaz.

Ağustosta 281 bin kişi yasal takibe girdi

Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi'nin verileri, borç meselesinin başka bir boyutunu gösteriyor.

2026 yılının ağustos ayında bireysel kredi veya kredi kartı borcu nedeniyle yasal takibe giren kişi sayısı 281 bin 631 oldu.

Bu sayı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9 daha yüksek.

Aynı dönemde kredi kartlarını da kapsayan bireysel kredilerde tasfiye olunacak alacaklar 427 milyar liraya ulaştı.

Bir yıldaki nominal artış yüzde 81.

Bu rakamlar bize iki ayrı şey anlatıyor.

Birincisi, borçların bir bölümünün zamanında geri ödenemediği.

İkincisi, sorunlu hale gelen kredi tutarının büyüdüğü.

Elbette 281 bin kişinin tamamının aynı ekonomik nedenle yasal takibe girdiğini söyleyemeyiz.

İşini kaybeden de olabilir, gelirinde düşüş yaşayan da. Beklenmedik bir harcamayla karşılaşan veya borçlanma kapasitesini yanlış hesaplayan da.

Ama bu kadar çok kişinin ödeme güçlüğü yaşaması, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar önemli bir ekonomik göstergedir.

Üstelik yasal takibe girmek yalnızca bankayla ilgili bir sorun değildir.

İnsanın hayatına da dokunur.

Telefonuna gelen ödeme hatırlatmaları, geciken taksitler, biriken faizler, hukuki süreçler...

Borç bazen ekonomik bir yükten psikolojik bir baskıya dönüşür.

Ve borçlu bir insanın geleceğe ilişkin kararları da bundan etkilenir.

Taksitlerle yaşamak

Bugün birçok ürünü fiyatından önce aylık taksitiyle değerlendiriyoruz.

Bir telefon kaç lira?

Bir beyaz eşya kaç lira?

Bir bilgisayar kaç lira?

Bu soruların yerini giderek şu soru alıyor:

"Aylık ödemesi ne kadar?"

Oysa taksit tutarının düşük görünmesi, ürünün ekonomik olarak ucuz olduğu anlamına gelmez.

Önemli olan toplam geri ödeme ve bu ödemenin gelir içindeki payıdır.

Ayrıca küçük taksitler bir araya geldiğinde büyük bir toplam oluşturabilir.

Bir alışverişin taksiti, başka bir alışverişin taksiti, kredi ödemesi ve diğer yükümlülükler...

Her biri tek başına yönetilebilir görünürken toplamı hane bütçesini zorlayabilir.

Burada finansal okuryazarlığın önemini küçümsememek gerekir.

İnsanların faiz oranlarını, toplam geri ödeme tutarlarını ve borçlanmanın risklerini anlaması önemlidir.

Fakat meseleyi yalnızca finansal okuryazarlığa indirgemek de doğru değildir.

Bir insan gelirinin yetmediği zorunlu harcamalarla karşı karşıyaysa, ne kadar iyi bütçe yaparsa yapsın bir sınırla karşılaşır.

Bütçe yapmayı bilmek başka, bütçeyi denkleştirecek gelire sahip olmak başka şeydir.

Borç artarken ekonomi büyüyebilir mi?

Elbette büyüyebilir.

Hatta kredi genişlemesi belirli dönemlerde ekonomik büyümeyi destekler.

İnsanlar borçlanarak ev ve otomobil satın alır. İşletmeler krediyle makine alır, yatırım yapar, yeni çalışan istihdam eder.

Kredi, ekonominin işleyişinde önemli bir araçtır.

Ancak kredi büyümesinin niteliğine bakmak gerekir.

Borçlanma yeni üretim kapasitesi yaratıyorsa gelecekte gelir artışını destekleyebilir.

Buna karşılık mevcut tüketimin sürekli borçla finanse edilmesi, gelirler aynı hızda artmadığında sürdürülebilirlik sorunu yaratabilir.

Burada ince bir denge var.

Hanehalkının harcamaları işletmelerin satışlarını, işletmelerin satışları üretimi ve istihdamı destekler.

Ancak hanelerin borç ödeme yükü ağırlaştığında tüketim harcamalarını kısmaları gerekebilir.

Bu da ekonomik faaliyeti olumsuz etkileyebilir.

Dolayısıyla kısa vadede harcamaları artıran borçlanma, uzun vadede tüketim kapasitesini sınırlayabilir.

Bir ülkenin ekonomik sağlığını değerlendirirken yalnızca ne kadar tüketildiğine değil, tüketimin hangi gelirlerle finanse edildiğine de bakmak gerekir.

Çözüm sadece faiz indirmek mi?

Faizler düştüğünde borçlanmanın maliyeti belirli koşullarda azalabilir.

Bu nedenle faiz indirimleri hanelerin finansman koşullarını zaman içinde rahatlatabilir.

Ama burada önemli bir ayrıntı var.

Faizin düşmesi, geçmişte kullanılan bütün kredilerin maliyetini otomatik olarak azaltmaz.

Ayrıca borcun daha ucuz hale gelmesi, insanların gelirleriyle giderleri arasındaki farkı tek başına ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle kalıcı bir rahatlama için daha geniş bir çerçeveye ihtiyaç var.

Enflasyonun gerilemesi, gelirlerin satın alma gücünün korunması, istihdamın güçlenmesi ve verimliliğin artması bu çerçevenin parçaları.

Konut ve diğer temel yaşam giderlerinin hane bütçesindeki ağırlığı da önemli.

Çünkü bir hanenin ekonomik gücü yalnızca aylık gelirinin kaç lira olduğuyla ölçülemez.

O gelirle hangi ihtiyaçlarını karşılayabildiğiyle de ölçülür.

Asıl soru ne kadar borcumuz olduğu değil

Bankacılık verilerindeki trilyonlarca liralık tutarları okurken rakamların büyüklüğü bazen günlük hayatla bağlantıyı koparıyor.

Oysa bu tutarlar milyonlarca ayrı kararın toplamı.

Bir ailenin ev kredisi.

Bir öğrencinin eğitim harcaması.

Bir çalışanın ihtiyaç kredisi.

Bir emeklinin kredi kartı borcu.

Bir başka ailenin ertelenmiş alışverişi.

Hepsi aynı istatistiğin içinde yer alıyor, ama aynı hikâyeyi anlatmıyor.

Bu yüzden yalnızca borç toplamına bakarak bütün hanelerin ekonomik durumunu değerlendirmek mümkün değil.

Borçların kimler üzerinde yoğunlaştığını, gelirlerine göre ne kadar yük oluşturduğunu ve geri ödeme kapasitesini de bilmek gerekiyor.

Yine de mevcut veriler önemli bir uyarı veriyor.

Borç büyüklüğüyle birlikte ödeme güçlüğünün artması, hane bütçelerinin dayanıklılığının daha yakından izlenmesini gerektiriyor.

Asıl hedef insanların hiç borçlanmaması olamaz.

Kredi, modern ekonominin olağan ve gerekli araçlarından biri.

Ama insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli yeni borç almak zorunda kalmadığı, aldıkları borcu da gelirleriyle geri ödeyebildiği bir ekonomik yapı oluşturmak gerekir.

Çünkü ekonomik refahın ölçüsü yalnızca bankaların ne kadar kredi verdiği değildir.

İnsanların kazandıkları parayla nasıl yaşayabildiğidir.

Ve belki de bütün bu büyük rakamların sonunda dönüp bakmamız gereken soru çok basit:

Maaşımız ay sonuna yetiyor mu, yoksa her ay biraz daha geleceğimizden mi harcıyoruz?

Nuri Ekinci - Ekonomi Kulisi