ABD'de istihdam yavaşlıyor ama uzun vadeli faizler 24 yılın zirvesini görüyor. Avrupa yeniden enflasyonla mücadele ediyor, petrol 100 doların üzerinde kalıyor, borsalar ise yapay zekâ yatırımlarına tutunuyor. Türkiye'de gözler yeni enflasyon verisine çevrilirken sermaye piyasalarındaki fon krizi güven tartışmasını büyütüyor. Haftanın büyük resmi, dünya ekonomisinin kolay bir faiz indirimleri dönemine girmediğini gösteriyor.
Ekonomide bazı haftalar vardır; açıklanan her veri birbirini doğrular ve tabloyu okumak kolaylaşır.
Bazen de tam tersi olur.
Bir veri ekonominin yavaşladığını söylerken başka bir piyasa göstergesi enflasyon tehlikesinin hâlâ geçmediğini anlatır.
Bu hafta tam olarak böyleydi.
Amerikan istihdam piyasası belirgin biçimde hız kaybetti.
Normal şartlarda bunun tahvil faizlerini aşağı çekmesi ve merkez bankalarının işini kolaylaştırması beklenirdi.
Ama dünyanın en önemli uzun vadeli faiz göstergelerinden biri olan ABD 10 yıllık tahvil faizi hafta içerisinde yüzde 5,34'e kadar çıkarak 2002'den bu yana en yüksek seviyesini gördü.
Avrupa'da enflasyon yeniden yükseldi.
Petrol 100 doların üzerinde kaldı.
Japonya'dan Fransa'ya kadar devletlerin borçlanma maliyetleri arttı.
Bütün bunlar olurken Amerikan teknoloji hisseleri yüksek seviyelerini büyük ölçüde korudu.
Yani aynı hafta içerisinde hem ekonomik yavaşlamayı hem enflasyon korkusunu hem yüksek faizleri hem de borsa iyimserliğini birlikte gördük.
İlk bakışta çelişkili görünen bu tablo aslında yeni dünya ekonomisinin fotoğrafı olabilir.
ABD'NİN İSTİHDAM MAKİNESİ YAVAŞLIYOR
Haftanın en önemli verilerinden biri cuma günü ABD'den geldi.
Amerikan ekonomisi eylül ayında yalnızca 29 bin kişilik yeni istihdam yarattı.
Piyasa beklentisi bunun yaklaşık üç katıydı.
Dahası, önceki iki aya ilişkin istihdam rakamları da toplam 60 bin kişi aşağı yönlü revize edildi.
İşsizlik oranı yüzde 4,1'den yüzde 4,2'ye yükseldi.
Saatlik ücretlerdeki yıllık artış ise yüzde 3'e kadar geriledi.
Bu rakamlar birkaç ay önce karşımızda duran Amerikan ekonomisinden farklı bir tablo anlatıyor.
İşverenler hâlâ büyük çaplı işten çıkarmalara gitmiyor.
Ama yeni çalışan almaya da eskisi kadar istekli değiller.
Ekonomistler bunun için güzel bir ifade kullanıyor:
“Low hire, low fire.”
Yani az işe alım, az işten çıkarma.
Bu, ekonominin resesyona girdiğini göstermiyor.
Ama işgücü piyasasının artık büyümeyi eskisi kadar güçlü desteklemediğini gösteriyor.
Fed açısından da tablo karmaşık.
Zayıf istihdam normal şartlarda faiz artışı ihtiyacını azaltır.
Nitekim veri sonrasında piyasaların ekim ayında yeni bir Fed faiz artırımı beklentisi belirgin biçimde geriledi.
Fakat Fed'in karşısında başka bir problem var.
Enflasyon hâlâ hedefin üzerinde.
Üstelik enerji fiyatları yeniden yukarı yönlü baskı yaratıyor.
TAHVİL PİYASASI MERKEZ BANKALARINDAN DAHA SABIRSIZ
Haftanın asıl dikkat çekici gelişmesi bana göre işte burada.
Kısa vadeli faiz beklentileri aşağı gelirken uzun vadeli faizler yükseldi.
ABD 10 yıllık tahvil faizi yüzde 5,34'e çıktı.
Bu yalnızca Amerika'ya özgü değildi.
Dünyanın büyük devlet tahvili piyasalarının neredeyse tamamında satış gördük.
Almanya'da, İngiltere'de ve Japonya'da borçlanma maliyetleri yükseldi.
Fransa ile Almanya arasındaki faiz farkı yeniden euro bölgesi borç krizini hatırlatan seviyelere ulaştı.
Burada piyasanın verdiği mesajı doğru okumak gerekiyor.
Tahvil yatırımcıları yalnızca merkez bankasının önümüzdeki toplantıda ne yapacağına bakmıyor.
Beş yıl sonrasına, on yıl sonrasına bakıyor.
Devletlerin ne kadar borçlanacağını hesaplıyor.
Enflasyonun gerçekten yüzde 2'lere dönüp dönemeyeceğini sorguluyor.
Enerji fiyatlarını izliyor.
Savunma harcamalarına bakıyor.
Yaşlanan nüfusların kamu bütçelerine çıkaracağı faturayı hesaplıyor.
Ve sonunda şunu söylüyor:
“Paramı on yıl boyunca size vereceksem artık daha yüksek getiri istiyorum.”
Belki de bu haftanın en önemli mesajı buydu.
AVRUPA'NIN ESKİ SORUNU GERİ DÖNDÜ
Avrupa cephesinde tablo daha da zor.
Euro Bölgesi'nin büyük ekonomilerinde eylül ayında enflasyon belirgin biçimde yükseldi.
Fransa'da yıllık enflasyon yüzde 3,4'e, Almanya'da yüzde 3,3'e, İtalya'da yüzde 4,1'e, İspanya'da ise yüzde 5'e çıktı.
Bu yükselişin merkezinde yeniden enerji var.
Avrupa'nın enerji konusunda ne kadar kırılgan olduğunu birkaç yıl önce Rusya-Ukrayna savaşı sırasında görmüştük.
Şimdi aynı sorun farklı bir jeopolitik kanaldan geri dönüyor.
Petrol ve doğal gaz fiyatları yükseldiğinde Avrupa yalnızca daha yüksek enflasyon yaşamıyor.
Aynı zamanda sanayisinin rekabet gücü de zayıflıyor.
Çünkü Amerika'nın kendi enerji kaynakları var.
Çin ise enerji maliyetlerini çeşitli kanallarla kontrol altında tutmaya çalışıyor.
Avrupa ise büyük ölçüde ithalatçı.
Bu yüzden yükselen petrol fiyatları Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası'nın masasındaki faiz kararından çok daha geniş bir ekonomik mesele.
PETROL YİNE MERKEZ BANKALARININ MASASINDA
Yıllar boyunca ekonomi tartışmalarının merkezinde yarı iletkenler, yapay zekâ ve teknoloji vardı.
Ama dünya ekonomisi bize eski kuralların ortadan kalkmadığını bir kez daha hatırlatıyor.
Petrol hâlâ önemli.
Hem de çok.
Brent petrolün 100 doların üzerinde seyretmesi yalnızca benzin istasyonlarındaki fiyatları değiştirmiyor.
Nakliyeden tarıma, kimyadan havacılığa kadar yüzlerce sektörün maliyetini etkiliyor.
Bu maliyet birkaç ay sonra tüketici fiyatlarına yansıyor.
Sonra merkez bankalarının önüne geliyor.
Sonra faiz kararlarına dönüşüyor.
Sonra şirketlerin finansman maliyetini artırıyor.
Yani bir varil petrolün fiyatıyla teknoloji şirketinin değerlemesi arasında düşündüğümüzden daha kısa bir yol var.
Bu hafta G7 ülkelerinin 100 milyon varillik petrol ve dizel rezervini piyasaya sürme kararı alması da bu nedenle önemliydi.
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, kararın ardından petrol fiyatlarının yaklaşık 5 dolar gerilediğini açıkladı.
Bu müdahale fiyat baskısını bir miktar hafifletebilir.
Ama enerji sorununu ortadan kaldırmıyor.
BORSALAR NEDEN HÂLÂ DİRENİYOR?
Şimdi gelelim haftanın belki de en ilginç çelişkisine.
Tahviller satılıyor.
Enerji pahalı.
İstihdam yavaşlıyor.
Avrupa'da enflasyon yeniden yükseliyor.
Ama Amerikan borsaları hâlâ tarihi zirvelerinin yakınında.
S&P 500 yılbaşından bu yana yaklaşık yüzde 13 yükselmiş durumda.
Bunun en önemli nedenlerinden biri şirket kârlarının hâlâ güçlü olması.
Diğeri ise yapay zekâ yatırımları.
AI artık yalnızca teknoloji şirketlerinin hikâyesi değil.
Amerikan ekonomisinin yatırım tarafını destekleyen önemli bir unsur haline geldi.
Veri merkezleri kuruluyor.
Elektrik altyapısı genişletiliyor.
Çip yatırımları artıyor.
Yeni enerji kapasitesine ihtiyaç duyuluyor.
Bütün bunlar ekonomik büyümeye katkı sağlıyor.
Fakat burada ilginç bir döngü oluşuyor.
Yapay zekâ yatırımları büyümeyi destekliyor.
Güçlü büyüme faizlerin yüksek kalmasına yardım ediyor.
Yüksek faiz ise yapay zekâ yatırımlarının finansman maliyetini artırıyor.
Dolayısıyla piyasaların bugün çok sevdiği AI yatırım dalgası bir noktada kendi finansman maliyetiyle karşı karşıya kalabilir.
TÜRKİYE'DE PAZARTESİ GÜNÜ KRİTİK
Türkiye açısından haftanın en önemli ekonomik verisi henüz açıklanmadı.
TÜİK pazartesi günü eylül ayı enflasyonunu yayımlayacak.
AA Finans'ın ekonomistlerle yaptığı ankette aylık TÜFE artışının yüzde 2,18 olması bekleniyor.
Bu tahmin gerçekleşirse ağustosta yüzde 31,51 olan yıllık tüketici enflasyonu yaklaşık yüzde 30,16'ya gerileyecek.
İlk bakışta yıllık enflasyondaki gerileme olumlu görünüyor.
Ama aylık fiyat hareketlerinin ayrıntısı çok daha önemli olacak.
İstanbul'da eylül ayında eğitimden akaryakıta kadar birçok kalemde güçlü fiyat artışları görüldü.
Özel üniversite ücretleri bir ayda yüzde 55'in üzerinde, özel lise ücretleri yüzde 50'nin üzerinde yükseldi.
Akaryakıt tarafındaki aylık artış da yüzde 20'yi aştı.
Dolayısıyla yıllık enflasyonun baz etkisiyle gerilemesi ile ekonomideki fiyatlama davranışının tamamen normalleşmesi aynı şey değil.
Pazartesi açıklanacak veride benim bakacağım nokta yalnızca manşet yıllık oran olmayacak.
Aylık enflasyonun bileşimi çok daha önemli olacak.
FON KRİZİ EKONOMİDEN ÇOK GÜVEN MESELESİ
Türkiye'de haftanın diğer büyük başlığı yatırım fonlarıydı.
Yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyeye alınmasıyla başlayan süreç artık sermaye piyasasının önemli gündemlerinden biri.
Reuters'ın hesaplamasına göre söz konusu fon sektörünün büyüklüğü son yıllarda 20 milyar doların üzerine çıktı ve yaklaşık yarım milyon yatırımcı sisteme girdi.
Burada yalnızca yatırımcıların parasının ne zaman ödeneceğini konuşmak yeterli değil.
Finans piyasaları güven üzerine çalışır.
Bir yatırımcı bir fon aldığında her gün portföydeki bütün varlıkları kontrol edemez.
Bir bankaya para yatırdığında bankanın bilançosunu incelemez.
Bir hisse aldığında takas sisteminin çalışıp çalışmayacağını sorgulamaz.
Bütün bunların arkasında kurumlara ve kurallara duyulan güven vardır.
Bu nedenle fon krizinin bundan sonraki aşamasında yapılacak ödemeler kadar, yatırımcının sermaye piyasalarına duyduğu güvenin nasıl korunacağı da önemli olacak.
HAFTANIN BÜYÜK RESMİ
Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda bana göre çok ilginç bir ekonomik dönem ortaya çıkıyor.
Dünya ekonomisi yavaşlamaya başlıyor.
Ama enflasyon tamamen ortadan kalkmıyor.
Merkez bankaları faizleri indirmek istiyor.
Ama tahvil piyasası uzun vadeli faizleri yukarı taşıyor.
Petrol pahalılaşıyor.
Ama borsalar yükselmeye devam ediyor.
Şirketler tarihin en büyük teknoloji yatırımlarından birini yapıyor.
Ama aynı yatırımları finanse etmek için kullanılan para giderek pahalanıyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli kelimesinin “büyüme” veya “enflasyon” değil, denge olacağını düşünüyorum.
Merkez bankaları enflasyonla büyüme arasında denge arayacak.
Devletler harcama ile borçlanma maliyeti arasında denge arayacak.
Şirketler yatırım yapmak ile bilançolarını korumak arasında denge arayacak.
Yatırımcılar ise getiri ile risk arasında.
Ve bütün bunlar geçmişte alıştığımız sıfır faizli dünyadan çok daha zor bir ekonomik ortamda gerçekleşecek.
ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA ÜÇ EKRANI AÇIK TUTUN
Önümüzdeki hafta benim önümde üç ekran açık olacak.
İlkinde Türkiye'nin eylül enflasyonu.
İkincisinde ABD tahvil faizleri.
Üçüncüsünde petrol.
Çünkü bugün dünya ekonomisinin nereye gittiğini anlamak için bu üç göstergenin birbirine ne söylediğini izlemek gerekiyor.
İstihdam yavaşlarken petrol yeniden yükselirse merkez bankalarının işi zorlaşacak.
Petrol geriler ve uzun vadeli faizler de aşağı gelirse piyasalar biraz rahatlayabilir.
Türkiye'de ise enflasyonun yalnızca yıllık olarak düşmesi değil, aylık hızının da kalıcı biçimde gerilemesi gerekiyor.
Haftanın sonunda benim gördüğüm büyük resim şu:
Dünya ekonomisi bir krizin içinde değil.
Ama eski rahatlığının da çok uzağında.
Para pahalı.
Enerji pahalı.
Borç pahalı.
Büyüme ise giderek daha fazla seçilmiş birkaç sektöre dayanıyor.
Bu nedenle önümüzdeki aylarda piyasalarda asıl soru “faizler ne zaman düşecek?” olmayabilir.
Daha önemli soru şu olabilir:
Dünya ekonomisi yüksek para maliyetine ne kadar süre dayanabilir?
