Ana içeriğe atla

Faiz indi, risk inmedi

Emre Yaşar, Panorama'da bu hafta faiz indirimi, Borsa İstanbul'daki kayıplar, şirketlerin borç sorunları, enflasyon beklentileri ve petrol fiyatlarını değerlendiriyor.


Ekonomide bazen tek bir haftanın gelişmeleri, aylar boyunca anlatılmaya çalışılan sorunları bütün açıklığıyla ortaya koyar. Geride bıraktığımız hafta da böyleydi.

Merkez Bankası faiz indirdi. Borsa sert düştü. Petrol yükseldi. Şirketlerin borç ödemelerinde sorunlar yaşandı. Vatandaşın enflasyon beklentisi gerilese de piyasa beklentileriyle arasındaki büyük fark kapanmadı.

İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu gelişmelerin ortak bir noktası var: Finansal koşulları belirleyen yalnızca faiz oranları değil, geleceğe duyulan güven ve risk algısıdır.

Türkiye ekonomisinin önündeki temel mesele de giderek burada düğümleniyor.

FAİZ İNDİRİMİ NEDEN PİYASALARI RAHATLATMADI?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 22 Ekim'deki toplantısında politika faizini 100 baz puan indirerek yüzde 37'den yüzde 36'ya çekti.

Normal koşullarda faiz indirimleri hisse senetleri açısından olumlu değerlendirilir. Finansman maliyetlerinin düşmesi şirketlerin kârlılık beklentilerini destekleyebilir. Mevduatın görece cazibesini kaybetmesi de birikimlerin bir bölümünü sermaye piyasalarına yönlendirebilir.

Ancak bu ilişkinin çalışması için önemli bir koşul vardır: Yatırımcıların geleceğe ilişkin belirsizliklerinin azalması.

Borsa İstanbul'da yaşananlar, bu koşulun henüz oluşmadığını gösteriyor.

BIST 100 endeksi haftayı yüzde 5,16 kayıpla 11.116,99 puandan tamamladı. Fon krizinden önceki 14 Eylül kapanışı olan 14.235,83 puana göre gerileme yüzde 21,91'e ulaştı.

Daha çarpıcı bir hesap yapalım.

Yüzde 21,91 değer kaybeden bir endeksin başlangıç seviyesine dönebilmesi için yaklaşık yüzde 28 yükselmesi gerekir.

Çünkü kayıplarla onları telafi etmek için gereken kazançlar matematiksel olarak aynı büyüklükte değildir.

Bu basit hesap, borsadaki gerilemenin yatırımcı açısından neden bu kadar önemli olduğunu anlatıyor.

BORSANIN SORUNU YALNIZCA FİYAT DEĞİL

Hisse senetlerinin düşmesi tek başına olağanüstü bir durum değildir. Piyasalar zaman zaman sert düzeltmeler yaşar. Şirket kârları, faiz oranları, ekonomik beklentiler ve uluslararası gelişmeler fiyatları sürekli değiştirir.

Ancak mevcut tabloyu farklı kılan, piyasalardaki fiyat hareketlerine sermaye piyasalarının işleyişine yönelik endişelerin eşlik etmesidir.

Fon soruşturmaları, tasfiye süreçleri ve yatırımcıların gelecekte karşılaşabilecekleri kurallara ilişkin belirsizlikler, risk algısını etkileyen unsurlar arasında bulunuyor.

Burada fiyatla likidite arasındaki farkı hatırlamak gerekiyor.

Bir varlığın ekranda görünen fiyatı, o varlığın istenilen miktarda ve kısa sürede aynı fiyattan satılabileceği anlamına gelmez.

Özellikle stres dönemlerinde satış yapmak isteyen yatırımcıların sayısı artarken alıcıların geri çekilmesi fiyat hareketlerini büyütebilir.

Bu nedenle finansal piyasalarda güven, yalnızca psikolojik bir kavram değildir. Likiditeyi, işlem maliyetlerini ve yatırım kararlarını doğrudan etkileyen ekonomik bir değişkendir.

Piyasaya güvenin azalması her şirketin aynı ölçüde sorunlu olduğu anlamına gelmez. Ancak belirsizlik arttığında güçlü bilançolara sahip şirketler de genel satış baskısından etkilenebilir.

Böyle dönemlerde yatırımcılar yalnızca şirketlerin gelecekte ne kadar kazanacağını değil, yatırımlarından gerektiğinde hangi koşullarda çıkabileceklerini de hesaplar.

BORÇ PİYASASINDAN GELEN UYARI

Haftanın dikkat çekici gelişmelerinden biri de özel sektör borçlanma araçlarında yaşandı.

Merkezi Kayıt Kuruluşunun bildirimlerine göre Alnus Yatırım, Alves Kablo ve Fikret Petrol tarafından ihraç edilen borçlanma araçları ile Ata Varlık Kiralama'nın Fikret Petrol bağlantılı bir aracında 23 Ekim tarihli itfa ve kupon ödemeleri gerçekleştirilemedi.

Bu gelişmeyi bütün özel sektörün ödeme güçlüğüne düştüğü şeklinde yorumlamak doğru olmaz.

Ancak finansal sistem açısından üzerinde durulması gereken bir işarettir.

Çünkü yüksek faiz ortamında şirketlerin sorunu yalnızca yeni kredi bulmak değildir. Geçmişte aldıkları borçları çevirmek de giderek daha fazla önem kazanır.

Bir şirketin bilançosunda kâr görünebilir. Fakat vadesi gelen yükümlülüklerini karşılayacak nakit akışı yeterli değilse finansal sıkıntı yaşayabilir.

Buradaki temel ayrım, kârlılıkla ödeme kapasitesi arasındadır.

Önümüzdeki dönemde şirketleri değerlendirirken faaliyet kârları kadar nakit yaratma güçlerine, borçların vade dağılımına ve finansman giderlerine de bakmak gerekecek.

ENFLASYONDA ÜÇ AYRI TÜRKİYE

Merkez Bankasının ekim ayı sektörel enflasyon beklentileri, ekonomideki algı farklılığını açık biçimde ortaya koyuyor.

Gelecek 12 ay için enflasyon beklentisi;

  • Piyasa katılımcılarında yüzde 23,89,

  • Reel sektörde yüzde 31,80,

  • Hanehalkında yüzde 43,75.

Üç kesim aynı ekonomide yaşıyor ancak gelecekteki fiyat artışını oldukça farklı değerlendiriyor.

Piyasa katılımcılarıyla vatandaş arasındaki fark yaklaşık 20 puan.

Bu farkın önemi yalnızca istatistiksel değil.

İşletmeler fiyat belirlerken, çalışanlar ücret pazarlığı yaparken, tüketiciler harcamalarını planlarken kendi enflasyon beklentilerinden etkilenir.

Beklentilerin birbirinden bu kadar uzak olması, para politikasının ekonominin farklı kesimlerine aynı hızda yansımadığını düşündürüyor.

Faiz oranını değiştirmek bir kararla mümkün. Enflasyon beklentilerini kalıcı biçimde aşağı çekmek ise çok daha uzun ve tutarlı bir süreç gerektiriyor.

PETROL, TÜRKİYE'NİN HESABINI ZORLAŞTIRIYOR

Türkiye'de para politikası gevşemeye çalışırken küresel enerji piyasalarından farklı bir sinyal geliyor.

Brent petrol haftayı 116,72 dolardan tamamladı. Yalnızca cuma günkü yükseliş yüzde 3,14 oldu.

Petrolün yükselmesi Türkiye açısından sıradan bir emtia fiyat hareketi değil.

Enerji ithalatına bağımlılık nedeniyle petrol fiyatlarındaki artış, uygun koşullarda cari açığı, üretim ve taşımacılık maliyetlerini, dolayısıyla enflasyon görünümünü etkileyebilir.

Üstelik bu gelişme yalnızca Türkiye'yi ilgilendirmiyor.

Enerji fiyatlarının yüksek kalması küresel enflasyonla mücadeleyi de zorlaştırabilir. Bu durumda büyük merkez bankalarının faizleri beklenenden uzun süre yüksek tutması ihtimali gündeme gelir.

Türkiye açısından bunun anlamı, dış finansman koşullarının da önemini korumasıdır.

İçeride faiz indirirken dışarıda enerji maliyetleri ve küresel riskler yükseliyorsa, para politikasının hareket alanı daralabilir.

KÜRESEL ŞİRKETLERDEN İKİ FARKLI MESAJ

Haftanın şirket haberleri de ekonomik beklentiler açısından öğreticiydi.

Volvo Cars, üçüncü çeyrekte zarar açıkladı ve 2.500 kişilik yeni istihdam azaltma planını duyurdu.

Çin'deki yoğun fiyat rekabeti, ABD'deki zorlu koşullar ve maliyet baskıları şirketin kârlılığını olumsuz etkiliyor.

American Express cephesinde ise farklı bir tablo var.

Şirketin üçüncü çeyrek net kârı yıllık yüzde 28 arttı. Buna rağmen yaklaşık 3.500 kişiyi etkilemesi beklenen bir istihdam azaltma planı açıklandı.

Bir şirket zarar ettiği için, diğeri ise kârlı olduğu halde organizasyonunu daha verimli hale getirmek için personel azaltıyor.

Bu iki karar aynı ekonomik sorunun kanıtı değil. Ancak birlikte değerlendirildiğinde küresel şirket yönetimlerinde maliyet kontrolünün ve verimliliğin ne kadar önemli hale geldiğini gösteriyor.

Sermayenin önceliği yalnızca büyümek değil; belirsiz koşullarda nakit akışını ve kârlılığı korumak.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NEYE BAKACAĞIZ?

Geride bıraktığımız hafta Türkiye ekonomisi için üç temel soruyu öne çıkardı.

Birincisi, faiz indirimleri finansal koşulları gerçekten rahatlatabilecek mi?

İkincisi, sermaye piyasalarındaki belirsizliklerin azalmasıyla birlikte yatırımcı güveni ve likidite yeniden güçlenebilecek mi?

Üçüncüsü, küresel enerji maliyetleri ve finansman koşulları, enflasyondaki düşüş sürecine ne kadar alan bırakacak?

Bu soruların yanıtları tek bir borsa seansında veya bir Merkez Bankası toplantısında ortaya çıkmayacak.

Borsada birkaç günlük yükseliş görmek, güven sorununun bütünüyle çözüldüğünü kanıtlamaz. Aynı şekilde sert düşüşler de bütün şirketlerin ekonomik değerinin aynı oranda azaldığı anlamına gelmez.

Önemli olan kalıcı değişimi gösterecek verilerin bir araya gelmesidir.

Daha sağlıklı fiyat oluşumu, daha güçlü nakit akışları, daha düşük enflasyon beklentileri ve daha öngörülebilir bir finansal ortam.

Ekonomide faiz bir rakamdır. Güven ise o rakamın gerçek hayatta ne kadar etkili olacağını belirleyen temel unsurlardan biridir.

Bu hafta faiz aşağı indi.

Ancak piyasaların verdiği mesaj, riskin aynı hızda gerilemediği yönündeydi.