Ana içeriğe atla

Yeni dünyanın görünmez iktidarı: Kimin sigortalanacağına kim karar veriyor?

Bir zamanlar bir mülkün değerini konumu, büyüklüğü ve getirisi belirlerdi. Şimdi buna yeni bir soru eklendi: O mülkü sigortalamayı kabul eden bir şirket var mı? İklim krizi yalnızca doğayı değil, mülkiyetin değerini, finansmana erişimi ve ekonomik gücün dağılımını da değiştiriyor.

sel hasar sigorta

Dünya ekonomisinde büyük dönüşümler çoğu zaman gürültüyle başlar.

Bir savaş çıkar. Bir merkez bankası faiz artırır. Bir ülke ticaret yollarını kapatır. Borsalar düşer, şirketler iflas eder, hükümetler müdahale eder.

Ama bazı dönüşümler sessiz ilerler.

Ne parlamentolarda oylanır ne seçim meydanlarında tartışılır ne de televizyon ekranlarında yeterince yer bulur.

Bir sigorta şirketi yeni poliçe düzenlememeye karar verir. Bir banka konut kredisi koşullarını ağırlaştırır. Bir yatırım fonu belirli bir bölgeyi portföyünden çıkarır.

Ve bir sabah insanlar, yıllardır yaşadıkları evin artık eskisi kadar değerli olmadığını öğrenir.

Ortada ne savaş vardır ne finansal panik.

Sadece riskin fiyatı değişmiştir.

Oysa riskin fiyatını değiştirenler, giderek ekonominin geleceğini belirleyen aktörlere dönüşmektedir.

107 MİLYAR DOLARLIK UYARI

Swiss Re Institute'un Mart 2026'da yayımladığı araştırmaya göre, 2025 yılında doğal afetlerin dünya genelinde yol açtığı sigortalı zarar 107 milyar dolara ulaştı.

Daha çarpıcı olan ise bu zararın yüzde 92'sinin orman yangınları, şiddetli fırtınalar ve seller gibi olaylardan kaynaklanmasıydı.

Los Angeles yangınları tek başına yaklaşık 40 milyar dolarlık sigortalı zarara yol açtı.

Swiss Re'nin hesaplamalarına göre 2026 yılında sigortalı afet zararları uzun dönem eğilimine uygun bir senaryoda 148 milyar dolara, çok ağır bir afet senaryosunda ise 320 milyar dolara ulaşabilir. Bunlar gerçekleşmiş kayıplar değil, risk modellerinin ortaya koyduğu olasılıklardır.

Bu rakamlar yalnızca sigortacılık sektörünü ilgilendirmiyor.

Çünkü modern kapitalizmin en önemli özelliklerinden biri, riskin finansal sistem içinde dağıtılabilmesidir.

Bankalar teminat ister. Şirketler yatırımlarını güvence altına almak ister. Konut sahipleri servetlerini korumak ister.

Sigorta, bütün bu ilişkilerin görünmeyen altyapısıdır.

Bu altyapı pahalılaşmaya başladığında yalnızca poliçeler değil, ekonomik hayatın kendisi değişir.

BİR EVİN FİYATINI ARTIK KİM BELİRLİYOR?

Geleneksel ekonomi bize gayrimenkulün değerini arz ve talebin belirlediğini söyler.

Bir bölgede nüfus artıyorsa konut fiyatları yükselir. İş olanakları çoğalıyorsa yatırım hızlanır. Ulaşım gelişiyorsa arsalar değerlenir.

Fakat şimdi bu denkleme başka bir değişken girdi.

İklim riski.

Bir kıyı bölgesinde deniz taşkını olasılığı yükseliyorsa, ormanlık bir yerleşimde yangın riski artıyorsa ya da belirli kentlerde sel olayları sıklaşıyorsa, sigorta şirketleri daha yüksek prim talep edebilir.

Hatta bazı riskleri kapsam dışına çıkarabilir.

Avrupa Sigorta ve Mesleki Emeklilik Kurumu EIOPA'nın Mart 2026 değerlendirmesi tam da bu tehlikeye dikkat çekiyor: Yüksek riskli bölgelerde sigortaya erişimin zorlaşması, konut kredilerine erişimi de güçleştirebilir.

Bunun sonuçlarını düşünelim.

Konutun sahibi değişmiyor.

Binanın metrekaresi değişmiyor.

Bulunduğu sokak aynı.

Ama sigorta maliyeti arttığı veya yeterli teminat bulunamadığı için o mülkün ekonomik cazibesi azalabiliyor.

Böylece klasik anlamda mülkiyet hakkına yeni bir ekonomik sınır ekleniyor.

Bir şeye sahip olmak, onun değerini koruyabilmek anlamına gelmiyor.

RİSKİN DE BİR SINIFSAL HARİTASI VAR

İklim krizinin herkesi eşit biçimde etkilediği sık sık söyleniyor.

Bu cümle ancak çok genel bir anlamda doğru.

Aynı sel iki farklı ailenin evini yıkabilir. Ama o iki ailenin felaketten sonraki hayatı aynı olmaz.

Birinin birikimi vardır. İkinci evi vardır. Sigortası vardır. Yeniden inşa edecek finansmana erişimi vardır.

Diğerinin ise bütün serveti oturduğu evden ibarettir.

EIOPA'nın verilerine göre 1980-2024 döneminde Avrupa'daki aşırı doğa olaylarının yarattığı ekonomik kayıpların yalnızca yaklaşık dörtte biri sigorta güvencesi altındaydı. Kurumun 2025 Eurobarometer araştırmasında ise katılımcıların yalnızca yüzde 17'si doğal afet kaynaklı mülk zararlarına karşı sigortası bulunduğunu bildirdi.

Bu rakamların anlattığı bir toplumsal gerçek var.

Riskin gerçekleşmesi doğal bir olay olabilir.

Ancak o riskin ekonomik sonuçlarının kim tarafından taşınacağı siyasi ve ekonomik bir tercihtir.

Varlıklı kesimler risklerini finansal araçlarla dağıtabilirken düşük gelirli haneler aynı riski doğrudan üstlenmek zorunda kalıyor.

Başka bir ifadeyle, felaketin kendisi doğadan gelebilir; felaket sonrasında ortaya çıkan eşitsizlik ise ekonomik düzenin ürünüdür.

DEVLET SON SİGORTACIYA MI DÖNÜŞÜYOR?

Burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.

Piyasa ekonomisi riskin fiyatlanmasını ve özel sektör tarafından yönetilmesini temel ilkelerinden biri olarak kabul eder.

Fakat risk belirli bir seviyenin üzerine çıktığında özel sektörün kapasitesi ve risk alma isteği sınırlanabilir.

O noktada devletten müdahale beklenir.

Afet yardımları, yeniden inşa destekleri, kamu garantileri ve özel sigorta sistemlerini tamamlayan mekanizmalar devreye girer.

EIOPA da sigorta koruma açığının kamu maliyesi üzerinde baskı yarattığını ve devletleri son çare sigortacısı konumuna itebildiğini belirtiyor.

Bu durumun kendisi mutlaka yanlış değildir.

Büyük felaketlerin sonuçlarını yalnızca bireylerin omuzlarına bırakmak hem ekonomik hem toplumsal açıdan ağır sonuçlar yaratabilir.

Ancak burada sorulması gereken önemli bir soru var.

Riskin kazançlı bölümü özel piyasada fiyatlanırken, karşılanamayan en ağır zararların önemli kısmı neden toplumun ortak kaynaklarına devrediliyor?

Devletin afet sonrası müdahalesi ile afet öncesi risk azaltıcı yatırımları aynı şey değil.

Birincisi yıkımın maliyetini paylaşır.

İkincisi yıkımın kendisini azaltmaya çalışır.

Kamu kaynaklarının hangi amaçla kullanıldığı, gelecek yılların ekonomik eşitsizliğini de belirleyecek.

İKLİM RİSKİ YENİ BİR YATIRIM HARİTASI ÇİZİYOR

Küresel sermayenin hareketini uzun yıllardır ücret maliyetleri, vergi avantajları, faiz oranları ve siyasi istikrar üzerinden okuduk.

Bunlara artık fiziksel iklim riskleri de ekleniyor.

Bir fabrikayı kurarken yalnızca işçilik maliyetine bakmak yeterli değil.

Suya erişim güvenilir mi?

Tedarik zinciri aşırı hava olaylarına dayanıklı mı?

Tesisin bulunduğu bölge uzun vadede sigortalanabilir mi?

Bir limanın, lojistik merkezinin ya da enerji santralinin finansman maliyeti bu sorulardan etkilenebilir.

Bunun anlamı, ülkeler ve bölgeler arasındaki rekabetin yeni bir boyut kazanmasıdır.

İyi altyapıya, sağlam şehir planlamasına ve afet önleme kapasitesine sahip ekonomiler avantaj elde edebilir.

Hazırlıksız bölgelerde ise riskin maliyeti yatırımları caydırabilir.

Üstelik burada bir kısır döngü ihtimali var.

Daha yoksul bölgeler altyapıya yeterince yatırım yapamadıkları için daha kırılgan hale gelebilir.

Kırılganlık yükseldikçe finansman ve sigorta maliyetleri artabilir.

Artan maliyetler de yeni yatırımları zorlaştırabilir.

Bu yalnızca bir çevre sorunu değil.

Küresel sermaye dağılımının geleceğine ilişkin bir mesele.

TÜRKİYE BU TARTIŞMANIN NERESİNDE?

Türkiye açısından bu tartışma özellikle önemli.

Deprem riski, sel olayları, orman yangınları, kuraklık ve hızlı kentleşme aynı ekonomik coğrafyada bir araya geliyor.

Türkiye'de zorunlu deprem sigortası sistemi bulunuyor. Ancak zorunlu deprem sigortası her türlü afet zararını veya bir hanenin bütün ekonomik kaybını karşılayan sınırsız bir güvence değil.

Asıl mesele yalnızca kaç konutun sigortalı olduğu da değil.

Binaların ne kadar dayanıklı olduğu, altyapının nasıl planlandığı, işletmelerin faaliyet kesintilerine ne ölçüde hazırlıklı bulunduğu ve düşük gelirli hanelerin afet sonrası yeniden ayağa kalkabilecek kaynaklara sahip olup olmadığı da önemli.

Türkiye gibi sermaye birikimi sınırlı, konutun hanehalkı servetinde önemli yer tuttuğu ekonomiler açısından riskin maliyeti doğrudan toplumsal refah meselesine dönüşüyor.

Çünkü bir evin kaybı yalnızca barınma sorunu yaratmıyor.

Bir ailenin onlarca yıllık birikimini de ortadan kaldırabiliyor.

Dolayısıyla afetlere hazırlık, sadece mühendislik ve şehircilik politikası olarak ele alınamaz.

Aynı zamanda gelir dağılımı, finansal istikrar ve sosyal koruma politikasıdır.

YENİ EKONOMİK GÜÇ: RİSKİ TANIMLAMA HAKKI

Dünya ekonomisindeki güç ilişkilerini tartışırken genellikle petrolü kimin kontrol ettiğine, sermayenin kimde toplandığına, teknolojinin hangi şirketlerin elinde bulunduğuna bakıyoruz.

Oysa gözden kaçırdığımız yeni bir güç alanı büyüyor.

Riski tanımlama, ölçme ve fiyatlandırma gücü.

Elbette sigorta şirketlerinin riskli bir mülkü hangi koşullarda sigortalayacaklarına karar vermesi yeni bir uygulama değil.

Yeni olan, iklim kaynaklı fiziksel risklerin büyümesiyle bu kararların çok daha geniş bir ekonomik ve toplumsal etkiye sahip hale gelmesi.

Sigorta şirketleri tek başına ekonominin geleceğini belirlemiyor.

Bankalar, düzenleyici kurumlar, yerel yönetimler ve kamu politikaları da bu sürecin parçaları.

Ancak geleceğin ekonomik haritasında artık yalnızca sermayenin nereye gitmek istediği değil, hangi bölgelerde kalmaya razı olduğu da önem kazanıyor.

Belki de önümüzdeki yılların en önemli ekonomi-politik tartışmalarından biri burada yaşanacak.

Piyasa, riskli gördüğü insanları ve bölgeleri daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya bıraktığında ne olacak?

Kamu otoritesi bu riski azaltmaya mı çalışacak, yoksa yalnızca ortaya çıkan zararın faturasını mı ödeyecek?

Ve en önemlisi:

Bir insanın yaşadığı yerin ekonomik geleceği, o insanın hiç söz sahibi olmadığı risk modellerine ne ölçüde bırakılabilir?

Çünkü yeni dünyanın asıl güç mücadelesi yalnızca kimin daha fazla servete sahip olduğu üzerine kurulmayacak.

Kimin riskten korunabildiği, kimin ise o riskle baş başa bırakıldığı da bu mücadelenin merkezinde olacak.