Ana içeriğe atla

Rekorların görmediği ekonomi

Wall Street'te rekorlar, Türkiye'de gerileyen sanayi üretimi, aşınan ücretler ve Avrupa'da yeniden çizilen ticaret sınırları... Ekim ayının ilk tam haftasında ortaya çıkan tablo, finans piyasalarının başarısıyla gerçek ekonominin performansının neden her zaman aynı anlama gelmediğini gösterdi.

Ekonomide bazen birbirinden çok uzak görünen gelişmeler aynı hikâyenin parçalarıdır.

New York'ta borsa endeksleri rekor kırar. İstanbul'da bir fabrikanın üretimi azalır. Brüksel, Çin'den gelen otomobillerin önüne yeni sınırlar koyar. Bir çalışan, aldığı ücretin yılın başına göre ne kadar eridiğini hesaplar.

Bunların her biri farklı bir haber gibi görünür.

Oysa hepsi aynı soruya çıkar: Ekonomide yaratılan değer nereye gidiyor ve bu değerden kim ne kadar pay alıyor?

5–9 Ekim haftası tam da bu sorunun yeniden sorulması gereken bir hafta oldu.

REKOR KIRAN PİYASALARIN SINIRLARI

Amerikan borsaları haftayı güçlü bir görünümle tamamladı. S&P 500 ve Nasdaq yeni rekor seviyeler gördü. S&P 500 haftalık yüzde 1,2 yükselirken küçük ölçekli şirketleri izleyen Russell 2000 yüzde 0,9 geriledi.

Aynı ekonominin şirketleri arasında bile farklı yönlere hareket eden bir piyasa var.

Bu ayrışma yeni değil. Ancak giderek daha belirgin hale geliyor.

Reuters'ın aktardığı verilere göre S&P 500 endeksindeki en büyük 10 şirketin toplam ağırlığı yüzde 40 düzeyine ulaşmış durumda.

Başka bir ifadeyle, yüzlerce şirketi içeren bir endeksin yönünü giderek daha dar bir şirket grubu belirliyor.

Bunun anlamı şu: Borsanın yükselmesi, ekonominin bütün sektörlerinin aynı güçle büyüdüğünü göstermiyor.

Büyük teknoloji şirketleri yüksek kâr beklentileriyle değer kazanırken daha küçük işletmeler, geleneksel sanayi kuruluşları ve finansmana bağımlı şirketler bambaşka koşullarda faaliyet gösterebiliyor.

Yapay zekâ yatırımlarının ekonomik karşılığına ilişkin tartışmalar da bu hafta yeniden öne çıktı. Artık yalnızca gelecekte ne kadar büyüme sağlanacağı değil, bunun hangi gelirlerle ve hangi finansman maliyetiyle gerçekleşeceği soruluyor.

Piyasalar geleceği satın alıyor. Gerçek ekonomi ise bugünün faturalarını ödüyor.

Aradaki mesafe açıldığında endeksler tek başına yeterli bir gösterge olmaktan çıkıyor.

TÜRKİYE'DE FABRİKALARIN VERDİĞİ MESAJ

Türkiye'de haftanın en önemli verilerinden biri cuma günü açıklandı.

TÜİK'e göre sanayi üretimi ağustosta yıllık yüzde 1,9, aylık yüzde 1 geriledi. İmalat sanayisindeki yıllık düşüş yüzde 2,5'e ulaştı.

Bunlar tek başına ekonomik daralmanın kalıcı hale geldiğini göstermez. Sanayi üretimi aylık bazda dalgalanabilir.

Ancak birbirini izleyen zayıf üretim verileri, ekonomik dengelenmenin hangi maliyetlerle sürdürüldüğünü sorgulamayı gerektiriyor.

Türkiye uzun süredir enflasyonu düşürmeye, finansal istikrarı güçlendirmeye ve iç talebi dengelemeye çalışıyor.

Bunların her biri önemli hedefler.

Fakat uygulanan politikaların başarısını yalnızca finansal göstergeler üzerinden değerlendirmek eksik kalır.

Bir sanayi işletmesi için asıl mesele, üretebildiği malı satabilmesi, yeni sipariş alabilmesi ve yatırım yapacak koşulları bulabilmesidir.

Finansman sıkıştığında, talep zayıfladığında veya maliyetler rekabet gücünü aşındırdığında ilk sonuç bilançoda görülür. Bir süre sonra üretimde, yatırım kararlarında ve istihdamda hissedilir.

Dolayısıyla sanayi üretimindeki gerilemeyi yalnızca bir aylık istatistik olarak okumak doğru değil.

Bu veri, büyümenin niteliğine ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası.

ENFLASYON DÜŞÜYOR AMA KAYIPLAR BİRİKİYOR

Haftanın başında açıklanan eylül enflasyonu yıllık yüzde 29,73, aylık yüzde 1,84 oldu.

Yıllık enflasyonda önceki yılın aynı dönemine göre belirgin bir gerileme var.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Enflasyonun düşmesi, fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Fiyatlar daha yavaş artıyor.

Bu ayrımın ücretliler açısından önemi büyük.

DİSK-AR'ın ekim ayında açıkladığı hesaplamaya göre, 2026'nın ilk dokuz ayında enflasyonun alım gücünü aşındırması ve gelir ile damga vergileri nedeniyle sigortalı işçi ücretlerinde oluşan birikimli toplam kayıp en az 2 trilyon 254 milyar liraya ulaştı.

Bu rakam, bir sendikal araştırmanın belirli varsayımlarla hesapladığı toplam etkiyi gösteriyor. Ancak dikkat çektiği mesele son derece somut.

Makroekonomik göstergelerde iyileşme başlarken geçmişte oluşan gelir kayıpları kendiliğinden ortadan kalkmıyor.

Ekonomik istikrar ile toplumsal refah arasında bir aktarım mekanizması bulunmak zorunda.

Üretim artmadan, verimlilik yükselmeden ve reel gelirler kalıcı biçimde güçlenmeden bu aktarımın sağlanması kolay değil.

Türkiye'nin önündeki temel sorulardan biri de burada duruyor: Fiyat istikrarı hedeflenirken üretim kapasitesi ve çalışanların yaşam standardı nasıl korunacak?

PARANIN KAZANCI İLE ÜRETİMİN KAZANCI

Hafta içinde yayımlanan finansal yatırım araçlarının reel getiri verileri de dikkat çekiciydi.

Eylül ayında tüketici enflasyonundan arındırıldığında devlet iç borçlanma senetleri yüzde 1,40 reel getiri sağlarken BIST 100 endeksi yüzde 5,79 reel kayıp yaşadı.

Yıllık değerlendirmede ise külçe altın yüzde 5,30 reel getiriyle öne çıktı.

Elbette bir aylık yatırım performansından genel ve kalıcı sonuçlar çıkarılamaz.

Bununla birlikte finansal varlıkların getirisi ile şirketlerin faaliyet koşulları arasındaki ilişkiyi izlemek gerekiyor.

Bir ekonomi tasarrufları koruyacak araçlara ihtiyaç duyar. Ancak aynı zamanda bu tasarrufların verimli yatırımlara dönüşebileceği bir ortamı da oluşturmak zorundadır.

Aksi halde finansal sistemde sermaye birikimi devam ederken üretken yatırımlar aynı hızda gelişmeyebilir.

Buradaki mesele finansal getirinin yüksek olmasının başlı başına yanlış olması değil.

Mesele, üretime yönelen sermayenin yeterli ve öngörülebilir bir kazanç imkânı bulup bulamaması.

AVRUPA'DA SERBEST TİCARETİN SINIRLARI YENİDEN ÇİZİLİYOR

Haftanın küresel gelişmelerinden biri de Avrupa Birliği ile Çin arasındaki otomotiv görüşmeleriydi.

Taraflar, Çin'den Avrupa'ya yapılan hibrit otomobil ihracatının sınırlandırılmasını içeren bir uzlaşmaya vardı. Kritik nadir toprak elementlerinin tedariki de görüşmelerin önemli başlıkları arasındaydı.

Bu gelişme yalnızca otomobil ticaretini ilgilendirmiyor.

Dünya ekonomisinde rekabetin nasıl değiştiğini gösteriyor.

Avrupa bir yandan ucuz ve ileri teknolojiye sahip ürünlerden yararlanmak istiyor. Diğer yandan kendi sanayisinin üretim kapasitesini, istihdamını ve teknolojik üstünlüğünü korumaya çalışıyor.

Çin ise üretim gücü ve maliyet avantajıyla uluslararası pazarlardaki varlığını artırıyor.

Bir zamanlar serbest ticaretin güçlü savunucusu olan ekonomiler artık stratejik sektörlerde üretimin nerede yapıldığını, teknolojinin kimin kontrolünde olduğunu ve tedarik zincirlerinin ne kadar güvenli kaldığını daha fazla sorguluyor.

Türkiye açısından da önemli bir gelişme bu.

Çünkü Avrupa otomotiv değer zincirindeki her yeniden yapılanma, Türkiye'nin ihracatçı sanayisi için yeni fırsatlar kadar yeni rekabet baskıları da yaratabilir.

Artık yalnızca uygun maliyetle üretmek yetmiyor. Teknolojik dönüşüme uyum sağlamak, tedarik zincirlerinde kalıcı yer edinmek ve dış pazarlardaki düzenlemeleri yakından izlemek gerekiyor.

BÜYÜMENİN UNUTULAN GÖSTERGESİ

Bütün bu gelişmelerin arasında kolayca gözden kaçan bir konu daha var: İnsan kaynağı.

Türkiye'nin 2026 ikinci çeyrek verileri, 15–34 yaş grubunda yaklaşık 6,5 milyon kişinin ne eğitimde ne de istihdamda olduğunu gösteriyor.

Bu kişilerin tamamı resmi tanıma göre işsiz değil. Ancak böylesine geniş bir nüfusun eğitim ve istihdam dışında kalması, ekonominin uzun vadeli üretim kapasitesi açısından ciddi bir sorun.

Bir ülkenin büyüme potansiyeli yalnızca fabrikalarından, şirketlerinden veya finansal varlıklarından oluşmaz.

O fabrikalarda çalışacak, yeni teknolojileri geliştirecek, işletmeler kuracak ve katma değer yaratacak insanların ekonomiye katılımına da bağlıdır.

Genç nüfusun üretim sürecinden uzak kalması, yalnızca sosyal bir sorun olarak görülemez.

Bu aynı zamanda gelecekte gerçekleşmeyebilecek üretim, gelir ve verimlilik artışı anlamına gelir.

Ekonominin büyük resmine bu kayıp da dahil edilmeli.

GELECEK HAFTANIN ASIL SORUSU

Önümüzdeki hafta küresel piyasaların dikkati ABD'nin yeni enflasyon verilerine, büyük bankaların bilançolarına ve IMF'nin dünya ekonomisine ilişkin güncel tahminlerine çevrilecek.

Her veri önemli. Her bilanço, geleceğe ilişkin yeni ipuçları verecek.

Ancak içinde bulunduğumuz dönemde yalnızca hangi endeksin yükseldiğini, hangi faizin değiştiğini veya hangi şirketin beklentileri aştığını izlemek yeterli değil.

Daha temel bir soruya ihtiyacımız var:

Finansal piyasalarda oluşan değer, üretim kapasitesini, istihdamı ve geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarını ne ölçüde iyileştiriyor?

5–9 Ekim haftasının ortaya koyduğu ayrışmanın özü burada.

Amerika'da rekor kıran endeksler, Türkiye'de gerileyen sanayi üretimi, Avrupa'nın ticaret savunması ve ücretlilerin biriken kayıpları birbirinden bağımsız gelişmeler değil.

Hepsi sermayenin, üretimin ve gelirin yeniden dağıldığı bir dönemin farklı yüzleri.

Bir ekonominin başarısı yalnızca ne kadar servet ürettiğiyle değil, o serveti ne kadar sürdürülebilir bir üretim ve refah düzenine dönüştürebildiğiyle de ölçülür.

Rekorlar ekonominin ne kadar yükseğe çıkabildiğini gösterir. Asıl mesele, o yükselişe kaç kişinin katılabildiğidir.