Ana içeriğe atla

Bu insanlar nerede yaşayacak?

İstanbul'da 100 metrekarelik bir konutun ortalama ilan bedeli 6,6 milyon lirayı aşıyor. Ankara ve İzmir'de de durum farklı değil. Konut fiyatları enflasyondan arındırıldığında geriliyor ama çalışanların ev sahibi olma hayali hâlâ uzaklaşıyor.

İnternette satılık ev ilanlarına bakmayı denediniz mi son zamanlarda?

Önce oturmak istediğiniz semti seçiyorsunuz. Sonra oda sayısını. Bir de fiyat aralığı giriyorsunuz.

O fiyat aralığını girince ekranda pek ev kalmıyor.

İşte büyükşehirlerde konut meselesinin kısa özeti bu.

Eskiden ev alacak insan, "Güneş görüyor mu, işe yakın mı, kaçıncı katta?" diye sorardı. Şimdi ilk soru başka: "Bu parayı nereden bulacağız?"

Haksız da sayılmaz.

Bahçeşehir Üniversitesi BETAM'ın Eylül 2026 raporuna göre satılık konutların ortalama ilan metrekare fiyatı İstanbul'da 66 bin 228 liraya ulaşmış durumda. İzmir'de 53 bin 750, Ankara'da 39 bin 636 lira.

Bir hesap yapalım.

100 metrekarelik bir daireyi esas alırsanız İstanbul'da yaklaşık 6 milyon 623 bin, İzmir'de 5 milyon 375 bin, Ankara'da ise 3 milyon 964 bin liralık bir bedel çıkıyor karşınıza.

Bunlar gerçekleşmiş satış fiyatları değil, ilan ortalamalarından yaptığımız örnek hesaplar. Üstelik aynı şehirde semtten semte büyük farklar var.

Ama ortalama bile yeterince şey anlatıyor.

MAAŞI BİRİKTİR, ÖMRÜ HARCA

2026 yılında net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş.

İstanbul'daki o 100 metrekarelik daireyi almak isteyen bir asgari ücretlinin, maaşının tek kuruşunu harcamadan yaklaşık 236 ay para biriktirmesi gerekiyor.

Neredeyse 20 yıl.

Yemek yemeyecek. Kira ödemeyecek. Elektrik, su, doğalgaz faturası olmayacak. Çocuğu okula gitmeyecek.

Üstelik konutun fiyatı da bu süre boyunca hiç artmayacak.

Böyle bir hayat mümkün mü? Elbette değil.

Zaten hesabı gerçekçi bir tasarruf planı olarak vermiyorum. Gelirle konut fiyatı arasındaki mesafe ne kadar açılmış, onu görmek için yapıyorum.

Bir de kredi meselesi var. Peşinatı denkleştirdiniz diyelim. Bankanın kapısından içeri girdiğinizde karşınıza çıkacak faiz ve taksit yükünü henüz konuşmadık bile.

FİYAT DÜŞÜYORMUŞ, KİMİN İÇİN?

Burada ilginç bir durum var.

Merkez Bankası'nın ağustos verilerine göre konut fiyatları yıllık yüzde 23 artarken, enflasyondan arındırıldığında yüzde 6,5 gerilemiş.

Ekonomistlerin buna verdiği isim reel düşüş.

İstatistik açısından doğru. Enflasyona göre konut değer kaybediyor.

Peki ev almak için para biriktiren memur, işçi, genç mühendis ya da öğretmen açısından ne değişiyor?

İlanın üzerinde hâlâ milyonlar yazıyor.

Çünkü konutun enflasyon karşısındaki değeriyle bir çalışanın o konutu satın alabilme gücü aynı şey değil.

Ev fiyatları reel olarak düşebilir. Ama geliriniz, birikiminiz ve krediye erişiminiz yeterli değilse o ev sizin için yine alınamaz durumdadır.

Bunu bazen unutuyoruz.

ŞEHRİN ÇALIŞANI ŞEHRİN DIŞINA

Bir başka mesele de var.

İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de öğretmen, hemşire, teknisyen, satış görevlisi, mühendis çalışacak. Restoranlar, hastaneler, fabrikalar, okullar açık kalacak.

Peki bu insanlar nerede yaşayacak?

Merkezde ev alamayan daha uzağa gidiyor. Daha uzakta da fiyatlar yükselince bir sonraki ilçeye bakıyor.

Sonunda uygun fiyatlı ev bulsa bile bu defa ulaşım masrafı çıkıyor karşısına. Sabah işe gelmek, akşam eve dönmek saatlerini alıyor.

Evden tasarruf etmeye çalışan, hayatından harcıyor.

Büyükşehirlerde konut sorunu artık sadece dört duvarın fiyatından ibaret değil. İnsanların çalıştıkları yere ne kadar uzakta yaşamak zorunda kaldığıyla da ilgili.

HERKES YATIRIMCI, PEKİ KİM OTURACAK?

Türkiye'de konut uzun zamandır yalnızca barınma ihtiyacı olarak görülmüyor.

Enflasyondan korunmanın, birikimi değerlendirmenin, ileride çocuklara bir şey bırakmanın yolu olarak da görülüyor.

Bunda şaşılacak bir taraf yok. İnsan parasının değerini korumak istiyor.

Ancak ev, yalnızca yatırım hesabının bir kalemine dönüştüğünde başka bir sorun doğuyor.

Bir tarafta ikinci, üçüncü konutunu almak isteyenler; diğer tarafta ilk evinin peşinatını bile biriktiremeyenler.

Elbette bütün fiyat artışlarının sebebi yatırımcılar değil. Arsa maliyetleri, inşaat giderleri, finansman koşulları, imar tercihleri ve konut arzının nerede yoğunlaştığı da bu tablonun parçası.

Fakat yıllardır konut politikasında kaç daire üretildiğini konuşuyoruz. O daireleri kimlerin satın alabildiğini aynı ısrarla sormuyoruz.

Asıl eksik burada.

Dar ve orta gelirli ailelerin ulaşabileceği fiyatlarda konut üretilmedikçe, yalnızca yeni projelerin sayısını artırmak çözüm olmayacak.

Üstelik mesele sadece satılık konut da değil. Yeni kiraya çıkacak bir ailenin karşısına çıkan rakamlar da ayrıca düşünülmeli.

Bir şehir, içinde yaşayan insanlara yalnızca çalışma imkânı değil, barınma imkânı da sunabilmeli.

Yoksa ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor.

Şehir büyüyor. Binalar yükseliyor. Yeni siteler, rezidanslar, projeler açılıyor.

Ama o binaları yapan işçinin, oradaki çocuklara ders veren öğretmenin, hastalara bakan hemşirenin o şehirde yaşayabileceği bir ev bulması her geçen gün zorlaşıyor.

Bir şehrin zenginliği, evlerinin kaç milyon liraya satıldığıyla değil, orada çalışan insanların o şehirde yaşayabilmesiyle ölçülmeli.

Biz uzun zamandır evlerin değerini hesaplıyoruz.

Biraz da ev alamayan insanların hayatından eksilen yılları hesaplasak iyi olacak.

Nuri Ekinci