Dünya ekonomisini bugün yapay zekâ yatırımları ayakta tutuyor. Ama veri merkezlerini kurmak için yüz milyarlarca dolar borçlanılıyor, elektrik şebekeleri zorlanıyor, devletler çip teknolojisini ulusal güvenlik meselesine dönüştürüyor. Ortada yalnızca teknolojik bir devrim yok. Yeni bir sermaye ve güç paylaşımı kuruluyor. O halde soruyu değiştirmek gerekiyor: Yapay zekâdan kim kazanacak ve faturayı kim ödeyecek?
Bir süredir dünya ekonomisi tuhaf bir görüntü veriyor.
Savaş var.
Petrol 100 doların üzerinde.
Faizler yüksek.
Kamu borçları rekor seviyelerde.
Tahvil piyasaları huzursuz.
Ama küresel ekonomi hâlâ büyüyor.
Neden?
Uluslararası Para Fonu bu soruya açık biçimde cevap veriyor:
Yapay zekâ yatırımları.
IMF 2026 yılı küresel büyüme tahminini yüzde 3,1'e yükseltti. Veri merkezlerine, yarı iletkenlere, elektrik altyapısına ve yapay zekâ teknolojilerine yapılan dev yatırımlar özellikle ABD ve Asya'nın belli ekonomilerinde büyümeyi destekliyor.
İlk bakışta iyi haber.
Ama biraz yaklaştığımızda hikâye değişiyor.
Çünkü yapay zekâ devriminin arkasında yalnızca bilim insanları ve bilgisayar mühendisleri yok.
Bankalar var.
Tahvil piyasaları var.
Enerji şirketleri var.
Devlet teşvikleri var.
Elektrik şebekeleri var.
Ve giderek sertleşen ABD-Çin rekabeti var.
Teknolojik bir devrim gibi başlayan şey, dünyanın yeni ekonomi-politik düzenine dönüşüyor.
YAPAY ZEKÂNIN PETROLE İHTİYACI YOK AMA ELEKTRİĞE VAR
Uzun süre dijital ekonomiyi fiziksel ekonomiden ayrı düşündük.
İnternet görünmezdi.
Bulut görünmezdi.
Yazılım görünmezdi.
Adı bile “bulut” olunca insan bütün bunların gökyüzünde bir yerde çalıştığını düşünebilir.
Oysa yapay zekâ son derece fiziksel bir endüstri.
Devasa veri merkezlerine ihtiyaç duyuyor.
Binlerce gelişmiş çipe ihtiyaç duyuyor.
Bakır gerekiyor.
Soğutma sistemi gerekiyor.
Su gerekiyor.
Ve her şeyden önce elektrik gerekiyor.
ABD'nin en büyük elektrik şebekelerinden PJM'in hizmet verdiği bölgede veri merkezlerinin elektrik talebinin 2030'a kadar yaklaşık üç katına çıkarak 29 gigavata ulaşması bekleniyor.
Şebekenin önümüzdeki yıllarda ciddi kapasite açığıyla karşı karşıya kalabileceği tartışılıyor.
Burada teknoloji tartışması bir anda başka bir tartışmaya dönüşüyor.
Yeni elektrik santralini kim yapacak?
Şebeke yatırımını kim finanse edecek?
Elektrik hatları kimin parasıyla güçlendirilecek?
Veri merkezleri için gereken enerji kapasitesinin maliyeti yalnızca teknoloji şirketlerinin bilançosunda mı kalacak?
Yoksa elektrik sisteminin tamamına mı yayılacak?
Bence yapay zekâ çağının en önemli siyasi sorularından biri burada başlayacak.
Çünkü teknolojinin kazancı özel şirketlere giderken, teknolojinin ihtiyaç duyduğu altyapının maliyetinin ne kadarının topluma yayılacağı henüz tam olarak cevaplanmış değil.
TRİLYON DOLARLIK YATIRIMIN PARASI NEREDEN GELECEK?
İkinci mesele finansman.
Yapay zekâ dünyasının bize sunduğu görüntü genellikle birkaç dev şirketten ibaret.
Nvidia.
Microsoft.
Google.
Meta.
OpenAI.
Anthropic.
Ama ekranın arkasında çok büyük bir kredi sistemi oluşuyor.
Morgan Stanley hesaplamalarına göre yapay zekâ altyapısının 2028'e kadar 1,5 trilyon dolara varan dış finansmana ihtiyaç duyabileceği tahmin ediliyor.
Bu para şirketlerin kasalarında hazır beklemiyor.
Tahvil çıkarılacak.
Kredi alınacak.
Özel sermaye fonları devreye girecek.
Varlıklar teminat gösterilecek.
Gelecekte elde edileceği düşünülen gelir bugünden borçlanılacak.
CoreWeave bunun uç örneklerinden biri.
Şirket yapay zekâ işlem kapasitesi sağlamak için çok hızlı büyüdü. Microsoft, OpenAI, Meta ve Anthropic gibi şirketlerle büyük sözleşmeler yaptı.
Ama aynı zamanda yaklaşık 50 milyar dolarlık borç yüküne ulaştı.
Tahvil piyasasının son günlerde sorduğu soru bu nedenle gayet basit:
Yapay zekâ gerçekten çok para kazanacak mı, yoksa biz çok para harcanmasını büyümeyle mi karıştırıyoruz?
İkisi aynı şey değil.
FABRİKA KURMAK İLE KÂR ETMEK AYNI ŞEY DEĞİL
Bir ekonomide yatırım yapılması büyümeyi artırır.
Bir veri merkezi kurarsınız.
İnşaat harcaması oluşur.
Çip satın alırsınız.
Makine yatırımı oluşur.
Elektrik hattı çekersiniz.
Altyapı yatırımı oluşur.
Hepsi gayrisafi yurtiçi hasılaya katkı sağlar.
Fakat yatırımın yapılmış olması yatırımın kârlı olduğu anlamına gelmez.
2000 yılındaki internet balonunu hatırlayın.
İnternet yanlış değildi.
Teknoloji yanlış değildi.
Fiber optik hatlar da gereksiz değildi.
Yanlış olan, gelecekte ortaya çıkacak kazançların çok erken ve çok yüksek fiyatlanmasıydı.
Balon patladı.
İnternet ise dünyayı değiştirmeye devam etti.
Yapay zekâ konusunda da iki düşünceyi aynı anda taşıyabiliriz.
Yapay zekâ gerçekten devrimci bir teknoloji olabilir.
Ve yapay zekâ şirketlerinin bir bölümü aynı zamanda aşırı değerlenmiş olabilir.
Bunlar birbirini dışlayan düşünceler değil.
ABD'NİN BAŞKA BİR BORÇ SORUNU DA VAR
Üstelik bütün bu yatırım dalgası mali açıdan son derece rahat bir dönemde gerçekleşmiyor.
ABD'nin federal borcu 40 trilyon doları geçmiş durumda.
2026 mali yılında federal bütçe açığı yaklaşık 2 trilyon dolara ulaştı.
Federal hükümetin yalnızca borç faizine ödediği para ise 1,36 trilyon dolarla yeni bir rekora çıktı.
Buradaki çelişki önemli.
Amerika bir taraftan geleceğin teknolojisini kurmak için olağanüstü miktarda sermayeye ihtiyaç duyuyor.
Diğer taraftan devlet de tarihsel ölçekte borçlanıyor.
Aynı sermaye havuzundan şirketler borç istiyor.
Devlet borç istiyor.
Enerji şirketleri borç istiyor.
Veri merkezleri borç istiyor.
Savunma sanayii yatırım istiyor.
Altyapı yatırım istiyor.
Sermayenin fiyatının neden yükseldiğini anlamak için bazen merkez bankasına bakmak yetmez.
Paraya olan talebe de bakmak gerekir.
Yapay zekâ devrimi dünyanın üretkenliğini artırabilir.
Ama önce dünyanın sermayesinin çok büyük bölümünü kendisine çekiyor.
ABD İLE ÇİN ARTIK ÇİP DEĞİL EGEMENLİK SATIN ALIYOR
Meselenin üçüncü boyutu daha da önemli.
Çin.
ABD yıllardır Çin'in en gelişmiş yapay zekâ çiplerine erişimini sınırlıyor.
Ama bu hafta gelen rakamlar yaptırımların başka bir sonucunu gösterdi.
Nvidia'nın Çin veri merkezi yapay zekâ çipi pazarındaki payı yılın ilk yarısında yüzde 34'e gerilerken Huawei yüzde 28'e yükseldi.
Çinli üreticiler yalnızca pazar payı kazanmıyor.
Kendi teknolojik ekosistemlerini kuruyor.
Beijing de karşı hamle yapıyor.
Çin yönetimi bu hafta yapay zekâ modelleri, ajanları ve hesaplama kümeleri dahil olmak üzere bazı kritik AI teknolojilerinin ihracatını daha sıkı kontrol etmeyi öngören yeni düzenlemeler önerdi.
Yani iki taraf da aynı şeyi yapıyor.
Teknolojiyi ticari mal olmaktan çıkarıyor.
Stratejik varlığa dönüştürüyor.
Buradan sonra Nvidia'nın kaç çip sattığını konuşmak yeterli değil.
Asıl mesele hangi ülkenin bağımsız bir hesaplama kapasitesine sahip olacağı.
Çünkü gelecekte askeri sistemlerden ilaç araştırmalarına, finansal piyasalardan istihbarata kadar birçok alanda yapay zekâ kapasitesi devlet gücünün bir parçası olacak.
Çip artık yalnızca çip değil.
Petrolün 20. yüzyıldaki stratejik konumuna benzeyen bir güç aracına dönüşüyor.
KÜRESELLEŞME BU KEZ İKİYE AYRILIYOR
Bunun sonucu ne olacak?
Daha pahalı bir dünya.
Bir Amerikan şirketinin Çin'deki en ucuz ve en verimli çipi alması ekonomik açıdan mantıklı olabilir.
Ama Washington bunu güvenlik riski olarak görüyorsa satın alamaz.
Bir Çin şirketinin Nvidia'nın en gelişmiş işlemcisini kullanması verimli olabilir.
Ama ihracat kontrolü varsa başka çözüm geliştirmek zorunda kalır.
İki taraf da kendi tedarik zincirini kurar.
İki taraf da kendi fabrikasını destekler.
İki taraf da aynı teknolojinin alternatifini geliştirir.
Ekonominin eski mantığı bize şunu söylerdi:
En verimli üretici kimse ondan satın al.
Yeni ekonomi-politik mantık ise şöyle diyor:
En güvenilir müttefikin kimse ondan satın al.
Bu daha güvenli olabilir.
Ama daha ucuz olmak zorunda değil.
TEKNOLOJİ ZENGİNLİĞİ HERKESE DAĞILMIYOR
Burada IMF'nin son raporundaki başka bir rakam üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Küresel büyümenin yüzde 95'i artık yalnızca 32 ülke tarafından üretiliyor.
Birkaç ay önce bu sayı 54'tü.
Yani dünya büyümeye devam ederken büyümenin coğrafyası daralıyor.
Yapay zekâ zincirine giren ülkeler kazanıyor.
Çip üreten kazanıyor.
Veri merkezi alan kazanıyor.
Enerji sağlayan kazanıyor.
Sermayeye ulaşabilen kazanıyor.
Peki geri kalanlar?
Teknolojiyi satın alacak.
Lisans bedelini ödeyecek.
Çipi ithal edecek.
Bulut hizmetini kiralayacak.
Verisini yabancı altyapıda işletecek.
21. yüzyılın eski merkez-çevre ilişkisinin yeni biçimi belki de burada oluşuyor.
Eskiden sanayi makinesini üreten ülkeler ile hammadde sağlayan ülkeler arasındaki farkı konuşuyorduk.
Yarın hesaplama gücünü üretenlerle hesaplama gücünü kiralayan ülkeler arasındaki farkı konuşabiliriz.
TEKNOLOJİYİ ÜRETENLER DE KORKUYOR
İşin ironik tarafı şu.
Bu yarışın içindeki şirketlerin kendileri de teknolojinin nereye gittiği konusunda endişeli.
Anthropic bu hafta küçük yapay zekâ modellerinin yakın gelecekte internete bağlı cihazlara kendilerini kopyalayabilecek kapasiteye ulaşabileceği uyarısında bulundu.
Aynı şirketin yöneticileri yapay zekânın Amerikan ekonomisini olağanüstü ölçüde büyütebileceğini de söylüyor.
Bir tarafta sınırsız ekonomik potansiyel.
Diğer tarafta kontrol edilmesi giderek zorlaşabilecek teknoloji.
Bu çelişki bize önemli bir şey anlatıyor.
Devletler yapay zekâyı tamamen frenleyemiyor.
Çünkü rakibinin ilerlemesinden korkuyor.
Şirketler yatırımları yavaşlatamıyor.
Çünkü rakibinin pazarı ele geçirmesinden korkuyor.
Yatırımcı parasını çekmek istemiyor.
Çünkü bir sonraki büyük teknolojik devrimi kaçırmaktan korkuyor.
Herkes risk görüyor.
Ama hiç kimse yarıştan çıkamıyor.
Ekonomi politiğin klasik güvenlik ikileminin teknolojiye uygulanmış hali bu.
PEKİ FATURAYI KİM ÖDEYECEK?
Belki de asıl tartışmamız gereken soru bu.
Yapay zekâ gerçekten vaat edilen verimlilik artışını sağlarsa bugün yapılan yatırımların önemli bölümü karşılığını verebilir.
Yeni ilaçlar bulunabilir.
Bilimsel araştırmalar hızlanabilir.
Üretkenlik artabilir.
Yeni sektörler ve işler oluşabilir.
Bunu küçümsemek hata olur.
Ama başka bir senaryo da mümkün.
Yatırımların bir bölümü beklenen getiriyi yaratmaz.
Aşırı borçlanan şirketler zorlanır.
Değerlemeler düşer.
Kredi verenler zarar yazar.
Elektrik ve altyapı yatırımları ise yerinde kalır.
Bu nedenle mesele “Yapay zekâ balon mu?” sorusundan daha büyük.
Asıl soru:
Risk kimde, kazanç kimde?
Eğer milyarlarca dolarlık şirketler olağanüstü kâr elde ederken enerji altyapısının maliyeti toplumsallaşıyorsa burada bir ekonomi-politik tercih vardır.
Eğer yatırımlar başarısız olduğunda finansal sistem kurtarılmak zorunda kalıyor ama başarılı olduğunda kazanç birkaç şirketin hissedarlarında yoğunlaşıyorsa yine bir tercih vardır.
Eğer teknoloji ülkeler arasındaki üretkenlik farkını kapatmak yerine büyütüyorsa bu da yalnızca teknolojik bir sonuç değildir.
Siyasi bir sonuçtur.
YENİ DÜZENİN HAM MADDESİ: HESAPLAMA GÜCÜ
Sanayi Devrimi'nin başında kömür vardı.
20. yüzyılın merkezinde petrol vardı.
21. yüzyılın yeni güç mücadelesinde ise hesaplama kapasitesi giderek aynı stratejik ağırlığa yaklaşıyor.
Ama hesaplama gücü gökten inmiyor.
Çip gerekiyor.
Elektrik gerekiyor.
Sermaye gerekiyor.
Veri gerekiyor.
Ve bütün bunları güvence altına alacak devlet gerekiyor.
Bu yüzden yapay zekâyı yalnızca teknoloji sayfalarından izlemek artık mümkün değil.
Yapay zekâ bir ekonomi meselesi.
Bir enerji meselesi.
Bir borç meselesi.
Bir sınıf meselesi.
Ve giderek daha fazla bir jeopolitik güç meselesi.
Önümüzdeki yıllarda hangi modelin daha akıllı olduğunu elbette tartışacağız.
Ama belki çok daha önemli bir tartışmayı da yapmak zorundayız:
Bu yeni dünyanın altyapısını kim kuruyor, mülkiyeti kimde ve bedelini kim ödüyor?
Çünkü teknolojik devrimlerin sonucu yalnızca teknolojinin ne yapabildiğiyle belirlenmez.
O teknolojinin kimin elinde olduğu da sonucu belirler.
