Washington'da Donald Trump ile Xi Jinping bir araya geldi. Masada ticaret vardı. Yapay zekâ vardı. Tayvan vardı. İran vardı.
Dünyanın iki büyük ekonomik gücünün liderleri üç gün boyunca aynı şehirdeydi. Fakat görüşmelerin sonunda kamuoyuna açıklanan büyük bir uzlaşma çıkmadı. Reuters'ın aktardığına göre ziyaret, önemli anlaşmalardan çok sembolik görüntüler ve ilişkileri yönetme çabasıyla sonuçlandı.
Bence haftanın en önemli gelişmelerinden biri tam da buydu.
Çünkü bugün ABD ile Çin arasındaki ilişkiyi artık eski anlamıyla bir “ticaret savaşı” olarak tarif etmek yeterli değil.
Ortada çok daha büyük bir mücadele var.
Kimin çipi daha gelişmiş olacak?
Yapay zekânın altyapısını kim kontrol edecek?
Enerji nereden gelecek?
Kritik mineraller kimin elinde olacak?
Tedarik zincirleri hangi ülkelere bağlanacak?
Ve belki de hepsinden önemlisi:
21. yüzyılın teknolojik altyapısının kurallarını kim yazacak?
Bu nedenle Washington'daki görüşmelerde büyük bir anlaşmanın çıkmaması şaşırtıcı değil.
Çünkü pazarlık artık yalnızca kaç milyar dolarlık malın hangi gümrük vergisiyle satılacağı üzerine yapılmıyor.
Pazarlık ekonomik egemenlik üzerine yapılıyor.
Ticaret devam ediyor, güven azalıyor
Küreselleşmenin bittiğini söyleyenler var.
Ben o kadar emin değilim.
Mal hâlâ dolaşıyor.
Sermaye hâlâ sınırları geçiyor.
Şirketler hâlâ dünyanın dört bir yanında üretim yapıyor.
Ama eski küreselleşmenin temel varsayımı ortadan kalkıyor:
Ekonomik karşılıklı bağımlılığın siyasi ilişkileri yumuşatacağı düşüncesi.
ABD ile Çin bunun en açık örneği.
İki ülke birbirine ekonomik olarak hâlâ olağanüstü derecede bağlı.
Buna rağmen yapay zekâdan çiplere, Tayvan'dan enerjiye kadar giderek daha fazla alan “ulusal güvenlik” başlığı altında değerlendiriliyor.
Trump-Xi görüşmelerinin ardından taraflar ilişkide istikrar arayışını sürdürdü; ticaret ateşkesinin uzatılması üzerinde çalışılırken AI güvenliği için ayrı bir diyalog mekanizması da görüşüldü. Ancak teknoloji, Tayvan ve diğer stratejik başlıklarda belirgin bir çözüm açıklanmadı.
Bu bize yeni dönemin formülünü gösteriyor.
Ticaret devam edecek.
Ama güven azalacak.
Ve güven azaldıkça ekonominin maliyeti artacak.
Tahvil piyasası başka bir şey söylüyor
Tam bu sırada dünya tahvil piyasalarında çok önemli bir hareket yaşanıyor.
ABD'nin uzun vadeli tahvil faizleri yirmi yılı aşkın sürenin en yüksek seviyelerine yaklaştı. Reuters, yükselişi yüksek enerji maliyetleri, dirençli büyüme ve artan kamu harcamalarının enflasyonu uzun süre yüksek tutabileceği endişeleriyle ilişkilendiriyor.
Burada önemli bir değişim var.
Son kırk yılın önemli bölümünde dünya ekonomisinin arkasında sessiz bir güç vardı:
Ucuz para.
Faizler düştü.
Şirketler ucuz kredi kullandı.
Devletler daha rahat borçlandı.
Varlık fiyatları yükseldi.
Teknoloji şirketleri yıllarca zarar ederek büyüyebildi.
Gayrimenkul fiyatları kredi genişlemesiyle desteklendi.
Şimdi bu düzenin tersine dönme ihtimaliyle karşı karşıyayız.
ABD 10 yıllık tahvilinin yüzde 5 civarında veya üzerinde getiri sunduğu bir dünyada sermayenin hesabı değişir.
Her yatırım kendisine şu sorunun sorulmasına neden olur:
ABD devlet tahvili bu getiriyi veriyorsa ben neden daha fazla risk alayım?
Bu basit soru bütün dünya ekonomisinin finansman maliyetini yukarı çekebilir.
365 trilyon dolarlık fil
Tam burada odanın içindeki büyük file geliyoruz.
Borç.
Institute of International Finance verilerine göre küresel borç 2026'nın ilk yarısında 10 trilyon dolardan fazla artarak 365 trilyon doların üzerine çıktı.
Gelişmekte olan ülkelerin toplam borcu ise 110 trilyon doları geçti. Artışın önemli bölümü Çin öncülüğündeki gelişmekte olan ekonomilerden geldi.
365 trilyon dolar.
Bu rakamı anlamlandırmak kolay değil.
Ama mesele rakamın büyüklüğünden ibaret değil.
Asıl mesele şu:
Bu borcun önemli bir bölümü çok daha düşük faizlerin olduğu dönemde oluştu.
Şimdi borçlar çevrildikçe eski düşük faizli finansmanın yerine yeni, daha pahalı finansman geliyor.
Yani yüksek faizin etkisi bir günde ortaya çıkmıyor.
Yavaş yavaş bilançolara giriyor.
Devlet bütçesine giriyor.
Şirketin finansman giderine giriyor.
Konut kredisine giriyor.
Sonunda vatandaşın hayatına giriyor.
Bence önümüzdeki birkaç yılın en önemli ekonomi-politik mücadelelerinden biri burada yaşanacak.
Devletler aynı anda savunmaya, enerji dönüşümüne, yapay zekâ altyapısına, sosyal harcamalara ve yaşlanan nüfuslarına para bulmaya çalışacak.
Ama borçlanmanın maliyeti yükseliyor.
Bu hesap kolay değil.
Yapay zekâ yarışı neden durmuyor?
Bir başka büyük çelişki de burada ortaya çıkıyor.
Faiz yükseliyor.
Borçlanmak pahalılaşıyor.
Ama teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımları hız kesmiyor.
Hatta tam tersine büyüyor.
Reuters'a göre yatırımcılar, yapay zekâ altyapısı için gereken devasa finansman nedeniyle teknoloji şirketlerinin tahvil ihraçlarını giderek daha dikkatli değerlendirmeye başladı. Büyük AI şirketleriyle bağlantılı borçlanmanın gelecek yıl yaklaşık 420 milyar dolara çıkabileceği tahmin ediliyor.
Neden?
Çünkü yapay zekâ artık yalnızca ticari bir teknoloji değil.
Jeopolitik bir güç unsuru.
ABD yavaşlarsa Çin'in ilerlemesinden endişe ediyor.
Çin yavaşlarsa ABD'nin teknolojik üstünlüğünü kalıcılaştırmasından endişe ediyor.
Reuters'ın yakın tarihli analizinde de AI yatırımlarının ulusal güvenlik ve stratejik rekabetle giderek daha fazla iç içe geçtiğine dikkat çekiliyor.
Sonuçta ilginç bir durum oluşuyor.
Teknolojinin risklerinden endişe eden devletler aynı zamanda teknoloji yarışını hızlandırıyor.
Çünkü hiçbir ülke rakibinin önce ulaşmasını istemiyor.
Bu mantığın ekonomideki adı yatırım.
Jeopolitikteki adı güç yarışı.
Enerjide eski dünyanın geri dönüşü
Sonra enerji geliyor.
Bir dönem dünya ekonomisinin geleceğini konuşurken herkes yenilenebilir enerji, elektrikli otomobil ve enerji dönüşümünden söz ediyordu.
Bunların hiçbiri ortadan kalkmış değil.
Ama 2026 bize başka bir gerçeği yeniden hatırlattı.
Petrol ve doğal gaz hâlâ jeopolitik güç.
Küresel dizel fiyatları İran ve Ukrayna'daki çatışmaların arzı etkilemesiyle rekor seviyelere çıktı. Avrupa'da dizel vadeli fiyatları yıl başındaki seviyelerinin iki katından fazlasına ulaştı; ABD'de stoklar mevsim normallerinin altında kaldı.
Enerji şirketlerinin yöneticileri de piyasanın arz şoklarını absorbe etme kapasitesinin zayıfladığı uyarısında bulunuyor.
Burada ekonomi politiğin eski bir kuralı yeniden karşımıza çıkıyor:
Bir ekonominin ne kadar gelişmiş olduğundan bağımsız olarak enerji akışı bozulduğunda bütün sistem etkilenir.
Çip fabrikasının da enerjiye ihtiyacı var.
Veri merkezinin de.
Elektrikli otomobil fabrikasının da.
Yapay zekânın da.
Dijital ekonomi fiziksel dünyadan bağımsız değil.
Tam tersine devasa miktarda enerji, metal, çip, arazi ve altyapı kullanıyor.
Yeni küreselleşme daha pahalı olacak
Bütün parçaları bir araya getirelim.
ABD ile Çin ekonomik ilişkilerini tamamen koparmıyor.
Ama stratejik sektörlerde birbirlerine güvenmiyorlar.
Devletler enerji güvenliği istiyor.
Çip güvenliği istiyor.
Gıda güvenliği istiyor.
Savunma kapasitesi istiyor.
Yapay zekâ kapasitesi istiyor.
Tedarik zincirlerini kendi siyasi etki alanlarına çekmek istiyorlar.
Bunların hepsinin bir maliyeti var.
Yedek fabrika kurmak maliyetlidir.
Üretimi ülkeye geri getirmek maliyetlidir.
Savunma harcamalarını artırmak maliyetlidir.
Enerji depolamak maliyetlidir.
Çip fabrikası kurmak çok maliyetlidir.
AI veri merkezi kurmak çok maliyetlidir.
Ve bütün bunların finansmanı artık sıfır faizle yapılmıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemin dünya ekonomisini belki de şu üç kelimeyle özetlemek mümkün:
Pahalı para.
Pahalı enerji.
Pahalı güvenlik.
Bu tablo küreselleşmenin sona erdiğini göstermiyor.
Daha farklı bir küreselleşmenin ortaya çıktığını gösteriyor.
Ben buna güvenlik şartlı küreselleşme diyorum.
Ülkeler ticaret yapacak.
Ama kritik ürünleri rakibine bırakmayacak.
Sermaye dolaşacak.
Ama devletler nereye gittiğini daha fazla kontrol edecek.
Teknoloji gelişecek.
Ama teknoloji politikadan bağımsız olmayacak.
Enerji dönüşümü devam edecek.
Ama petrolün jeopolitik önemi bir gecede kaybolmayacak.
Asıl soru
O halde mesele yalnızca Fed'in bir sonraki faiz kararının ne olacağı değil.
Petrolün 100 dolar olup olmayacağı da değil.
Trump ile Xi'nin bir sonraki görüşmede el sıkışıp sıkışmayacağı da değil.
Asıl soru daha büyük:
Dünya aynı anda yüksek borcu, yüksek faizi, pahalı enerjiyi ve giderek daha maliyetli bir teknoloji yarışını ne kadar süre taşıyabilir?
Belki önümüzdeki dönemin en önemli ekonomik kırılması da burada ortaya çıkacak.
Çünkü dünya ekonomisi uzun süre verimlilik adına üretimi en ucuz yere taşıdı.
Şimdi güvenlik adına üretimi en güvenli yere taşımaya çalışıyor.
Ucuz ile güvenli aynı şey değil.
Ve görünen o ki yeni dünya düzeninin faturası giderek büyüyor.
Selim Güven
.jpeg)