Ana içeriğe atla

Yapay zekânın görünmeyen borcu

Yapay zekâ devrimi, insanlık tarihinin en büyük teknolojik dönüşümlerinden birini vaat ediyor. Ancak bu devrimin arkasında trilyonlarca dolarlık yatırımlar, büyüyen borçlar ve henüz gerçekleşmemiş kazançlar var. Dünya ekonomisi, geleceğin teknolojisini bugünün parasıyla finanse etmenin sınırlarını tartışıyor.

yapay zeka

Teknoloji dünyasında uzun yıllar boyunca geçerli olan basit bir denklem vardı: Önce yenilik yapılır, ardından kullanıcı kazanılır, gelirler artar ve şirket büyürdü.

Elbette bu süreç her zaman böyle işlemedi. İnternetin ilk yıllarında da henüz para kazanmayan şirketlere milyarlarca dolar yatırıldı. Bazıları dünya devine dönüşürken bazıları tarihe karıştı.

Bugün yapay zekâ alanında yaşananlar ise ölçek bakımından geçmişin çok ötesine geçmiş durumda.

Artık mesele yalnızca daha gelişmiş bir yazılım üretmek değil.

Yüz milyarlarca dolarlık veri merkezleri inşa ediliyor. On binlerce işlemciden oluşan devasa sistemler kuruluyor. Elektrik şebekeleri genişletiliyor. Teknoloji şirketleri gelecekte ortaya çıkmasını bekledikleri talep için bugünden astronomik harcamalar yapıyor.

Ve bütün bu yatırımların giderek daha büyük bölümü finans piyasalarına bağlanıyor.

Yapay zekâ yarışında yeni soru, kimin en akıllı modeli geliştireceği değil; bu yarışın maliyetini kimin ne kadar süre taşıyabileceği.

Trilyon dolarlık bir gelecek satın alınıyor

J.P. Morgan'ın tahminlerine göre dünyada yapay zekâ yatırımlarına yönelik sermaye harcamaları 2026 yılında 900 milyar dolara ulaşabilir.

2030'a kadar öngörülen toplam yatırım büyüklüğü ise 5,5 trilyon dolar.

Bunlar gerçekleşmiş harcamalar değil, analistlerin öngörüleri. Ancak sektörün nasıl bir ölçeğe ulaştığını göstermeleri bakımından önemli.

Karşılaştırma yapmak gerekirse dünyada çok sayıda ülkenin yıllık ekonomik üretimi, yalnızca yapay zekâ altyapısı için bir yılda harcanması öngörülen paradan daha küçük.

Bu kadar büyük kaynak neden tek bir teknolojiye yöneliyor?

Çünkü şirketler yapay zekânın yalnızca yeni bir ürün değil, ekonominin temel üretim biçimlerini değiştirecek bir altyapı olduğuna inanıyor.

Bankacılıktan sağlığa, eğitimden savunmaya, yazılımdan sanayi üretimine kadar hemen her sektörde insan emeğinin bir bölümünün otomatikleştirilmesi bekleniyor.

Böyle bir dönüşümü ilk gerçekleştiren şirketler, geleceğin ekonomik değerinden olağanüstü büyük paylar alabilir.

Fakat burada ciddi bir belirsizlik var.

Yapay zekânın teknolojik kapasitesinin artması, aynı hızda ticari kâr yaratacağı anlamına gelmiyor.

Bugün yapılan yatırımın kaç yıl sonra kendisini geri ödeyeceği henüz tam olarak bilinmiyor.

Finans dünyasının giderek daha fazla tartıştığı konu da bu.

Meta'nın bilançosundaki uyarı

Bu hafta yaşanan bir gelişme, yapay zekâ yarışındaki finansman sorununu görünür hale getirdi.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P Global, Meta'nın kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirdi.

Meta'nın 2026 yılı için öngördüğü sermaye harcaması 135 ila 145 milyar dolar arasında.

Üstelik şirket, üçüncü çeyrekte 2,12 milyar dolarlık negatif serbest nakit akışı açıkladı.

S&P, Meta'nın serbest faaliyet nakit akışı açığının 2026'da 39 milyar, 2027'de 71 milyar dolara ulaşabileceğini tahmin ediyor.

Şirket ise yapay zekânın önemli ticari fırsatlar yaratacağını savunarak S&P'nin değerlendirmesine katılmadığını açıkladı.

Burada üzerinde durulması gereken ayrıntı şu:

Meta, milyonlarca müşterisi olan, reklam gelirleri üreten ve küresel ölçekte faaliyet gösteren bir şirket.

Yani henüz müşterisi bulunmayan, gelecekte başarılı olmayı umut eden küçük bir girişimden söz etmiyoruz.

Buna rağmen yapay zekâ altyapısının maliyeti, böylesine büyük bir şirketin bile finansal yapısına ilişkin sorular yaratabiliyor.

Teknoloji sektörünün bugüne kadar en önemli avantajlarından biri güçlü nakit üretme kapasitesiydi.

Şimdi bu şirketlerin bir kısmı, gelecekteki büyümenin gerektirdiği yatırımları karşılamak için sermaye piyasalarına daha fazla başvuruyor.

Bu değişim, yapay zekâ devrimini teknoloji şirketlerinin bilançolarından çıkarıp küresel finans sisteminin merkezine taşıyor.

Anthropic'in halka arzı ne anlatıyor?

Haftanın bir başka önemli gelişmesi, Claude yapay zekâ modelinin geliştiricisi Anthropic'in ABD'de halka arz başvurusunda bulunmasıydı.

Şirketin açıkladığı mali veriler, sektörün iki farklı yüzünü gösteriyor.

Anthropic'in 2026 yılının ilk yarısındaki geliri 16,3 milyar dolara ulaştı.

Bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık 14 katlık bir artış söz konusu.

Bu olağanüstü büyüme, yapay zekâ hizmetlerine yönelik gerçek ve hızla artan bir talep bulunduğunu gösteriyor.

Ancak şirket aynı altı aylık dönemde 693 milyon dolarlık faaliyet zararı da açıkladı.

Yani gelir artışı çok güçlü olsa bile hesaplama altyapısının ve büyümenin maliyeti önemini koruyor.

Üstelik yapay zekâ şirketlerinin kullandığı işlemciler, veri merkezleri ve yazılım sistemleri sürekli yenilenmek zorunda.

Bir fabrikaya alınan makine yıllarca aynı üretim hattında kullanılabilir. Yapay zekâ alanında ise teknolojik ilerleme, mevcut altyapının ekonomik ömrünü kısaltabilir.

Bu durum yatırımların geri dönüş hesabını daha karmaşık hale getiriyor.

Anthropic'in halka arz süreci, yatırımcıların yalnızca büyüme rakamlarına değil, bu büyümenin sürdürülebilirliğine de fiyat biçtiği önemli bir sınav olacak.

IMF'nin dikkat çektiği tehlikeli döngü

Uluslararası Para Fonu'nun ekim ayında yayımladığı Küresel Finansal İstikrar Raporu, yapay zekâ yatırımlarının oluşturabileceği finansal risklere özel olarak dikkat çekti.

IMF'nin incelediği 14 büyük finansman işleminde yaklaşık 300 milyar dolarlık öz sermaye yatırımı, 650 milyar dolarlık borç finansmanı ve bunlarla bağlantılı 1,4 trilyon dolarlık geleceğe yönelik gelir taahhüdü bulunuyor.

Bu rakamların hepsi gerçekleşmiş gelirleri veya aynı türden harcamaları ifade etmiyor. Farklı finansman ve sözleşme yükümlülüklerini gösteriyor.

Ancak ortaya çıkan ilişki önemli.

Büyük teknoloji şirketleri yapay zekâ geliştiricilerine yatırım yapıyor.

Yapay zekâ geliştiricileri, aldıkları finansmanın bir bölümünü yine bu şirketlerden bulut altyapısı ve hesaplama kapasitesi satın almak için kullanıyor.

Bu satın alma taahhütleri yeni veri merkezlerinin finansmanında rol oynayabiliyor.

Böylece aynı ekosistemdeki şirketler birbirlerinin yatırımcısı, müşterisi ve finansman kaynağı haline geliyor.

İşler yolunda gittiğinde bu döngü büyümeyi hızlandırabilir.

Ancak gelir beklentileri karşılanmazsa sorun da aynı ilişkiler üzerinden yayılabilir.

Bir şirketin gelir tahminindeki düşüş başka bir şirketin yatırım değerini, o yatırımın değer kaybı ise finansmanı sağlayan kuruluşun bilançosunu etkileyebilir.

IMF'nin üzerinde durduğu temel risklerden biri bu.

Burada henüz gerçekleşmiş bir finansal çöküşten söz etmiyoruz.

Fakat giderek birbirine bağlanan bilançoların, gelecekte ortaya çıkabilecek bir hayal kırıklığını büyütme ihtimali var.

Teknoloji yarışından finansal güç mücadelesine

Yapay zekâ konusundaki tartışmalar genellikle ABD ile Çin arasındaki teknolojik rekabet üzerinden yürütülüyor.

Kim daha güçlü model geliştirecek?

Kim daha gelişmiş çip üretecek?

Kim daha büyük veri merkezi kuracak?

Oysa bu yarışın bir başka boyutu daha var.

Finansman.

Dünyanın en büyük sermaye piyasalarına erişebilen, uzun vadeli borçlanabilen, büyük kurumsal yatırımcılardan kaynak sağlayabilen şirketler önemli bir avantaja sahip.

Bir başka ifadeyle geleceğin teknolojisinde rekabet, yalnızca mühendislik kapasitesiyle değil, sermayenin büyüklüğü ve maliyetiyle de belirleniyor.

Bu durum ülkeler arasındaki ekonomik güç ilişkilerini değiştirebilir.

Kendi teknolojisini geliştirmek isteyen bir ülkenin yalnızca iyi yetişmiş mühendisleri olması yetmiyor.

Güvenilir elektrik altyapısına, büyük ölçekli yatırım finansmanına, gelişmiş veri işleme kapasitesine ve uzun vadeli teknoloji politikalarına da ihtiyacı var.

Dolayısıyla yapay zekâ artık yalnızca özel sektörün faaliyet alanı olmaktan çıkıyor.

Ulusal güvenlikten sanayi politikasına, enerji planlamasından uluslararası finansman ilişkilerine kadar uzanan stratejik bir konu haline geliyor.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka tehlike ise teknolojik bağımlılık.

Bir ülke yapay zekâ hizmetlerini yaygın biçimde kullanırken bu hizmetlerin altyapısını ve temel teknolojisini bütünüyle dışarıdan satın alıyorsa verimlilik kazanımlarının önemli bir bölümü dışarıya yapılan ödemelerle dengelenebilir.

Bu nedenle ülkeler açısından asıl mesele yapay zekâyı kullanmak kadar, onun yarattığı ekonomik değerden ne kadar pay alınabildiği olacak.

Türkiye bu yarışın neresinde?

Türkiye açısından yapay zekâ tartışmasının yalnızca yeni uygulamalar ve dijital hizmetler üzerinden yürütülmesi yeterli değil.

Asıl sorulması gereken, bu teknolojinin üretim yapısını nasıl değiştirebileceği.

Türkiye'nin yüksek teknolojili üretimde, verimlilikte ve nitelikli işgücünde çözmesi gereken sorunlar bulunuyor.

Yapay zekâ bu alanlarda yeni fırsatlar sağlayabilir.

Sanayide üretim planlaması, lojistikte rota optimizasyonu, tarımda kaynak yönetimi, finans sektöründe risk analizi gibi alanlarda somut verimlilik kazanımları mümkün.

Ancak bu kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmayacak.

İşletmelerin dijital altyapılarını geliştirmesi, çalışanların yeni beceriler kazanması ve üniversitelerle üretim dünyası arasındaki ilişkinin güçlenmesi gerekiyor.

Daha önemlisi, teknolojiye ayrılan kaynağın gerçek ekonomik değer yaratıp yaratmadığının ölçülmesi şart.

Çünkü yapay zekâ yatırımlarının maliyetine ilişkin küresel tartışma, Türkiye için de önemli bir ders içeriyor.

Bir teknolojinin gelecekte önemli olması, bugün ona yapılan her yatırımın doğru olduğu anlamına gelmez.

Geleceğin kazananları kim olacak?

Ekonomi tarihi, büyük teknolojik dönüşümlerin her zaman aynı zamanda büyük servet transferleri yarattığını gösteriyor.

Demiryolları dünyayı değiştirdi. Elektrik sanayiyi dönüştürdü. İnternet iletişimden ticarete kadar hemen her alanı yeniden şekillendirdi.

Ancak bu teknolojilere yatırım yapan bütün şirketler başarılı olmadı.

Bazı yatırımlar karşılığını fazlasıyla verdi. Bazıları ise yatırımcıların önemli kayıplar yaşamasına neden oldu.

Yapay zekâ da farklı olmayabilir.

Teknolojinin kalıcı olmasıyla bugün sektöre yönelen bütün sermayenin kazanç sağlaması birbirinden ayrı meseleler.

Hatta yapay zekâ ilerledikçe rekabetin artması ve hizmet fiyatlarının düşmesi, kullanıcılar için büyük faydalar yaratırken bazı yatırımcıların beklediği kârlılığı sınırlayabilir.

Toplum açısından verimli bir teknoloji, her yatırımcı açısından kârlı bir yatırım olmak zorunda değil.

Belki de bugünkü tartışmanın en önemli ayrımı burada yatıyor.

Dünyanın yapay zekâya gerçekten ihtiyacı olabilir. Ama bu, yapay zekâ için borçlanan herkesin borcunu ödeyebileceği anlamına gelmez.

Şimdi küresel piyasalar bu gerçeği daha fazla sorgulamaya başlıyor.

Geleceğin büyük ekonomik dönüşümünü finanse etmek için bugünden devasa yükümlülükler üstleniliyor.

Bu yatırımların bir kısmı yeni üretim alanları, daha yüksek verimlilik ve büyük şirketler yaratacak.

Bir kısmının ise beklenen getiriyi sağlamaması mümkün.

Gelecekte hangi şirketlerin başarılı olacağını bugünden kesin olarak bilemeyiz.

Fakat şunu söyleyebiliriz:

Yapay zekâ çağında yalnızca teknolojiyi geliştirenler değil, bu teknolojinin finansal risklerini doğru yönetenler de belirleyici olacak.

Ve dünyanın önündeki en önemli ekonomik sorulardan biri artık şu:

Geleceği inşa etmek için bugün ne kadar borçlanabiliriz?

Selim Güven - Ekonomi Kulisi